|
|
 |
 |
Okunma |
|
1448 |
Sanatın Başlangıcı Sanatın başlangıçlarına gitmek için mağaraların derinliklerine mi inmek gerekiyor?
Uzak geçmişteki atalarımızın, günümüzde dahi hayranlık uyandıran çizimlerini görünce, onları resmetmeye yönelten
güdülerin
ne olduğu konusunda düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Bugün
anlamlandırdığımız biçimiyle onlar ilk sanatçılar mıydı?
Mağara
resimlerini çizenler, anonim bir yeteneği mi yansıtıyordu. Yoksa grubun
içinden bazıları, daha çok zanaatçı diyebileceğimiz ve bir geleneği
sürdüren “ressamlar” mıydı?
Mağara resimleri çizenlerin, son
sergisinin gururunu taşıyan günümüz ressamının tinsel doygunluğunu
taşımıyor olduğunu kabul edebiliriz. O halde onları bu derece yetkin
figürler çizmeye yönlendiren “güç” konusunda neler söyleyebiliriz?
Başlangıçlara yönelik bir seçkiyi size sunuyoruz
Yabansı Başlangıçlar (makale)
Dilin
nasıl doğduğunu bilmediğimiz gibi, sanatın da nasıl doğduğunu
bilmiyoruz. Eğer tapınak ve ev yapımı, resim ve heykel yaratımı veya
dokuma gibi etkinlikleri sanat sayarsak, dünyada sanatçının bulunmadığı
tek bir topluluk yoktur. Yok, sanat deyince, müze ve sergilerde tadılan
veya seçkin salonların güzel süslemelerinde kullanılan, az rastlanır,
nefis bir şey anlıyorsak; Sözcüğün bu özel anlamının pek yakınlarda
geliştiğini ve geçmişin en büyük yapıcılarının, ressam veya
heykelcilerinin bu sözü akıllarından bile geçirmediklerini bilmek
zorundayız.
Mimariyi ele alırsak, bu ayrımı daha iyi anlarız.
Bilindiği gibi çok güzel yapılar vardır ve bunlardan bazıları, gerçek
anlamda birer sanat yapıtıdır. Ne var ki, dünyada, belirli amaçla
dikilmemiş tek bir yapı gösteremezsiniz. Bu yapıları tapınma, vakit
geçirme yeri veya konut olarak kullanan kimseler, onları özellikle işe
yararlılık ölçülerine göre değerlendirirler. Bundan başka, yapının
çizgisini veya oranlarını kendi beğenilerine az-çok uygun bulabilirler
ve yapıyı, yalnız kullanılma açısından değil, aynı zamanda onu “tamam”
hale getiren başarılı mimarın didinmeleri bakımından da
değerlendirebilirler.
Çoğunluk, geçmişte, resim ve heykel
sanatına karşı tutumun bundan farkı yoktu. Bu sanatlar, salt sanat
yapıtları değil, belirli görevleri olan nesneler sayılırdı. Kimi
yapıların hangi gereksinmeler sonucu dikildiğini bilmeyen birisi, kötü
bir mimari yargıçtır. Biz de, hangi amaçla yapıldığını bilmediğimiz
sürece, geçmişin sanatını anlayamayız. Tarih boyunca ne kadar geriye
gidersek, sanatın hizmet ettiğine inanılan amaçlar o kadar açık, ama
aynı zamanda yabansı görünmektedir. Oturduğumuz kentlerden uzaklaşıp
köylere giderek veya daha da iyisi, kendi uygarlaşmış ülkelerimizden
koparak, çok uzak atalarımızınkine hâlâ çok yakın koşullarda yaşayan
topluluklar arasına gitsek, aynı şeyle karşılaşırız. Biz bu
topluluklara, bizden daha basit oldukları için değil — çünkü onların
düşünme biçimleri bizimkinden kimi zaman çok daha karışıktır —, tüm
insanlığın geldiği ilk koşullara daha yakın oldukları için “ilkel”
diyoruz. İlkeller için, yararlılık açısından, bir kulübenin yapımıyla
bir imgenin üretimi arasında hiç bir ayrım yoktur. Kulübeler onları
yağmurdan, rüzgârdan, güneşten ve kendilerini yaratmış olan ruhlardan
korurlar. İmgeler ise, onları, doğal güçler kadar gerçek olan öteki
güçlere karşı korurlar. Başka bir deyişle, resimler ve heykeller,
büyüsel amaçla kullanılır.
İlkel toplulukların kafasını anlamaya
çalışmadan; onları, imgeleri, bakılacak güzel şeyler olarak değil de,
kullanılacak ve güç dolu nesneler gibi görmeye iten yaşantıyı
kavramadan, sanatın bu yabansı başlangıçlarına girmeyi umudedemeyiz.
Hem, bu duyguyla özdeşleşmenin de pek zor bir şey olduğunu sanmıyorum.
Yeter ki, kendimizle kesinlikle içten olmasını ve içimizde hala ilkel
birtakım şeylerin kaldığını bilelim. Buzul çağından başlayacak yerde,
kendimizden başlayalım. Günümüzün bir gazetesinden sevdiğimiz, bir
yıldızın fotoğrafını alalım. Elimize bir iğne alıp, gözlerine batırmak
hoşumuza gider mi? Gazetenin herhangi bir yerini delmek kadar önemsiz
midir bu?
Tüm bu garip inanışlar önemlidirler, çünkü, insan
becerisinin en eski izleri olan ve günümüze dek ulaşan en eski
resimleri anlamamıza yardım edebilirler. Fakat Güney Fransa’da ve
İspanya’daki mağaraların duvarlarında ve kayalar üzerinde, bu resimler
XIX. yüz-yılda ilk kez bulunduğunda, arkeologlar, gerçeğe çok benzeyen,
canlı gibi duran bu hayvanların, buzul çağı insanlarınca yapılmış
olabileceğine inanmamışlardır. Oysa bu bölgelerde bulunan kemik ve
taştan yapılmış kaba araçlar; bu bizon, mamut ve ren geyiği
resimlerini, onları avlayan, bu yüzden de onları çok iyi tanıyan
kimselerin resmettiğini veya kazıdığını ortaya koymuştur. Bu mağaralara
girmek, insana garip bir duygu verir. Bazen dar ve alçak koridorlardan
geçilir. Dağın karanlık içindeyken, rehberiniz, bir elfeneriyle bir
boğa resmini birden aydınlatıverir. Böylesine güç ulaşılan bir yere,
yalnızca süsleme amacıyla gidilmiş olması düşünülemez. Ayrıca,
Lascaux mağarasındaki resimleri saymazsak, mağaraların duvarlarındaki
ve tavanlarındaki resimler düzenlice yapılmamışlar, tersine, belirli
bir düzen anlayışından çok uzak olarak, bazen birbirleri üzerine
boyanmış ya da çizilmişlerdir. Bu kalıntıları daha iyi şöyle
açıklayabiliriz: Bunlar, imgelerin etkisine ilişkin evrensel inanışın,
en eski örnekleridir. Başka bir deyişle, bu ilkel avcılar, belki de
oklarını ve taş baltalarını kullanarak elde ettikleri avlarının
yalnızca resmini yapmakla, gerçek hayvanların da kendi güçlerine boyun
eğeceğine inanıyorlardı.
Doğaldır ki bu bir varsayımdır, ama
yine de, bugün bile eski göreneklerini koruyan o ilkel topluluklar
arasında sanatın gördüğü işleve iyice dayalı bir varsayım. Bildiğim
kadarıyla, bugün hiç bir yerde böyle bir büyü uygulamaya kalkışan bir
kimse bulunamaz. Ama ilkeller için sanat, en azından, imgelerin gücüne
duyulan benzer inanışlara bağlıdır. Günümüzde hâlâ yalnızca taş araç
kullanan ve büyüsel ereklerle kayalıklara hayvan resmi çizen kimi ilkel
topluluklar vardır. Daha başka bazı kabile üyeleri ise, dönemsel
bayramlarında, hayvan kılığına girerek, hayvansal davranışlarla kutsal
oyunlar oynamaktadırlar. Onlar da, böyle yapmakla, bir bakıma, av
hayvanına karşı güç sağlayacaklarına inanıyorlar. Bazen de, tıpkı
masallardaki gibi, bazı hayvanlarla akraba olduklarına, tüm kabilenin
bir kurt, karga veya kurbağa kabilesi olduğuna inanmaları az rastlanır
olaylardan değildir. Doğrusu, oldukça garip inanışlardır bunlar. Ama
şunu unutmayalım ki, bu inanışlar, sanıldığı gibi, bizim kendi
çağımızdan bile pek uzak sayılamazlar.
Romalılar, Romulus ve
Remus’ un bir dişi kurt tarafından emzirildiğine inanıyorlardı. Bu
kurdun tunç bir imge Roma’da, Capitolium’da dururdu. Şimdi bile,
Capitolium’a çıkış merdivenin yanında bir kafeste canlı bir dişi kurt
beslerler. Trafalgar Meydanında canlı aslanlar yoktur ama, İngiltere
aslanı, “Punch”un sayfalarında inatla yaşamaya devam eder. Doğal
olarak, bu tür armacı veya karikatürcü bir simgecilikle, ilkellerin
hayvan akrabaları saydıkları totemlerin derin ciddiliği arasında büyük
bir fark vardır. Bu ilkeller, bazen aynı zamanda hem insan hem hayvan
olunabilen bir tür düş dünyasında yaşadıklarına inanırlar. Birçok
kabilenin bu hayvanları canlandıran maskeleri vardır.
Özel
törenlerde bunları kullandıklarında, kendilerini değişmiş
duyumsar-davranışın, sağlam kafayla düşündüğümde, dostuma veya hayran
olduğum birine en ufak bir zarar vermiyeceğini çok iyi bildiğim halde,
yine de, böyle bir davranışta bulunmuş olmayı aklımdan geçirmek bile
irkiltir beni. Nerede olduğu bilinmez ama bir yerlerimizde, imgeye
yapılan şeyin, o imgenin canlandırdığı kişinin kendisine yapıldığı gibi
saçma bir duyum hâli yaşamaktadır. Bu durumda, üstelik, bu garip ve us
dışı izlenim, bizlerin arasında, atom çağının göbeğinde yaşadığına
göre, aynı izlenimin ilkel topluluklar diye adlandırılan hemen her
toplulukta yaşamış olması belki daha az şaşırtıcı görünebilir. Dünyanın
her yerinde, halk hekimleri veya büyücüler, hep şu büyüyü ortaklaşa
uygulamışlardır: Düşmana benzeyen kaba bir bebek yaptıktan sonra,
zararın onun üzerine düşmesi dileğiyle, bu yapma bebeğin yüreğini
delmişler veya onu yakmışlardır. İngiltere’ de, Guy Fawkes gününde
yaktığımız kukla da, aynı boş inancın bir kalıntısıdır. İmge ile
gerçeklik arasındaki ayrım, ilkeller için belirsizdir. Yerliler, bir
keresinde, sürülerinin resmini yapan Avrupalı bir ressama, korkuyla şu
soruyu sormuşlardır: “Hayvanlarımızı alıp götürürsen, neyle yaşarız
biz?”.
E.H.Gombrich Sanatın Öyküsü- Remzi Kitabevi-Çeviri: Bedreddin Cömert
|