|
|
 |
 |
Okunma |
|
1365 |
Geç Taş çağı: Canlıcılık ve Geometrizm Doğalcı biçem Yontma Taş Çağının sonuna değin, başka deyişle, binlerce yıl boyunca geçerliğini sürdürdü; bir
dönüm
noktası -sanat tarihinde ilk biçem değişikliği- ancak Erken Taş
Çağı’ndan Geç Taş Çağına geçilmesiyle birlikte gerçekleşti. Bu dönemin
başlamasıyla doğalcı, yaşantılara ve deneye açık tutum yerini,
geometrik olarak biçemlendiren, kendini deneysel gerçekliğin
zenginliğine kapayan bir sanat istencine bıraktı. Doğaya bağlı, modelin
ayrıntılarına sevgi ve sabırla eğilen betimlemelerin yerine, her yerde,
yalınlaştırıcı ve geleneksel nitelikte, nesneyi yansıtmaktan çok
dolaylı yoldan anlatan, simgesel yazı türünde imler geçti. Artık
sanatın çabası somut yaşam içeriğine değil, şeylerin düşüncesini,
kavramını, özünü yakalamaya, yansıtmalar yerine simgeler yaratmaya
yöneliktir.. Cilalı Taş’ Çağının kaya resimleri insan figürünü iki, üç
yalın geometrik biçimde yorumlar; örneğin gövde için dikey bir çizgi,
kollar ve bacaklar için de, biri yukarı, biri de aşağı dönük olmak
üzere iki yarım çember kullanır.
Ölenlerin yalınlaştırılmış
betimlemelerini vermek amacıyla yapılmış menhirler, bunun yanı sıra
yoğrumsal sanatlar alanında da geniş kapsamlı bir soyutlamayı dile
getirir. Bu anıtgömüt’lerin yatay yassı taşı üzerinde, doğal bir başın
yuvarlaklığıyla en küçük bir benzerliği olmayan baş, gövdeden, başka
deyişle dikey duran taşlardan yalnızca bir çizgiyle ayrılmıştır; gözler
iki noktayla gösterilmiştir, burun ise ya ağızla, ya da kaşlarla yalın
geometrik bir biçim olarak yansıtılmıştır. Erkek, yanına silahlar
katılarak, kadın ise göğüsler yerine geçen iki yarım yuvarlakla
gösterilmiştir.
Tümüyle soyut nitelikteki sanat biçimlerine
götüren bu biçem değişikliği, kültürdeki genel bir değişimin sonucudur;
bu değişim, insanlığın tarihinde belki de en köktenci dönüm noktasıdır.
Bu dönük noktasıyla birlikte tarih öncesi insanının özdeksel çevresi ve
iç yapısı temelden değişir; bundan önceki her şey kolaylıkla hayvansal
ve güdüsel, bundan sonra gelenlerin tümüyse sürekli, ereğe bilinçli
yönelik bir gelişme sayılabilir.
Buradaki yön verici, devrimci
adım, insanoğlunun, doğanın sunduklarıyla asalak yaşamak, yiyeceğini
toplama ve avlama yoluyla elde etmek yerine, bunları üretmeye
başlamasıdır. Hayvanların evcilleştirilmesi, yabani bitkilerin
yararlanılır biçime getirilmesi, hayvancılık ve tarımla, insanoğlu,
doğa karşısındaki zafer yoluna başlar, kendini yazgının, talih ve
rastlantının birleşik gelişigüzelliğinden az çok bağımsız kılar. Yaşam
gereksinimlerini karşılamak için örgütlenme oltaya çıkar, insanoğlu
çalışmaya ve ekonomi düzeyinde yaşamaya başlar; yiyecek biriktirir,
değişik koşullara göre önlemler alır, ana malın ilk biçimlerini
oluşturur. Bu ilk girişimlerle -ekilebilir toprakları, evcilleştirilmiş
hayvanlar, yiyecek stokları ve araçlar- birlikte toplumun da kesitler
ve sınıflar, ayrıcalıklı olanlar ve olmayanlar, sömürenler ve
sömürülenler biçiminde ayrımlaşması başlar. Çalışmanın örgütlenmesi,
işlevlerin bölünmesi, meslek ayrımlaşması ortaya çıkar; hayvancılık ve
tarım, hammadde üretimi ve zanaat, uzmanlaşmaya dayanan meslek ve evde
yürütülen üretici uğraş, erkeklere ve kadınlara özgü işler, tarlanın
sürülmesi ve her türlü saldırıya karşı korunması giderek birbirinden
ayrılır.
Toplayıcılık ve avcılık evresinden hayvancılık ve
ekicilik evresine geçişle birlikte, yaşamın yalnızca içeriği değil, tüm
gelişme hızı da gelişir, değişir. Göçebeler yerleşik topluluklara
dönüşür; toplumsal açıdan ayrımlaşmamış ve bütünleşmemiş kümeler,
yerini düzenli, salt yerleşmeden ötürü kaynaşmış topluluklara bırakır.
V. Gordon Childe haklı olarak, bu yerleşikliğe geçişi, sınırları
kesinlikle belirli bir dönüşüm biçiminde görmeye karşı uyarır; Childe’a
göre Yontma Taş Çağı avcısı da, büyük bir olasılıkla kuşaklar boyunca
aynı mağarada oturmuştu, öte yandan da ilkel tarım ve hayvancılık,
başlangıçta, tarla ve odak belli bir süre sonra verimini yitirdiğinden,
düzenli aralıklarla konutun değişmesine bağlıydı. Yalnız burada
unutulmaması gereken bir nokta vardır: Toprağın verimini yitirmesi,
tarımsal yöntemlerin ilerlemesiyle birlikte giderek azalmıştır, öte
yandan da tarımla ve hayvancılıkla uğraşanlar, aynı toprakta kalış
süreleri ne olursa olsun, konutları ve ürünüyle geçindikleri toprak
parçasıyla aralarında çok özel bir ilişki kurmuşlardır; bu ilişki,
sonunda hep mağarasına dönse bile, belirgin özelliği göçebelik olan
avcınınkinden çok başkadır. Böyle bir bağlılıkla birlikte, Yontma Taş
Çağı insanının tedirgin ve yağmacı yaşam biçimi bütünüyle değişir.
Yeni ekonomi biçimi, toplayıcılığın ve avcılığın anarşik
düzensizliğinin tersine, yaşam akışına belli bir durağanlık getirir;
plansız, temeli yağmacılığa dayanan ekonomi düzeninin, günü gününe
yaşamanın, elindekini yarını düşünmeksizin tüketmenin yerine planlı,
uzun vadeli bir geleceği önceden kararlaştıran, çeşitli olasılıkları
öngören bir ekonomi geçer; gelişme, toplumsal parçalanma ve anarşi
düzeyinden işbirliğine, ‘bireysel yiyecek arama düzeyinden, komünist
olmasa bile, ortaklaşacı bir işbölümü düzenine, ortak yararları, ortak
görevleri ve ortak girişimleri olan bir iş ortaklığına varır. Düzensiz
egemenlik ilişkileri konumundaki tek tek kümeler, az çok özekçi.
yönetiminde birlik gösteren toplumlar doğrultusunda gelişir. Odak
noktasından yok sun, ne tür olursa olsun kurum tanımayan bir varoluşun
yerini, ev ve yurtluk, tarla ve odak, oturma yeri ve kutsal yer
çevresinde dönen bir yaşam alır.
Sihir ve büyünün yerine dinsel
törenler ve tapınma geçer. Yontma Taş Çağı tapınmanın bulunmadığı bir
gelişme evresini sergiler; insanoğlu ölüm ve açlık korkusu
içerisindedir, kendini yokluğa ve düşmana, acıya ve ölüme karşı büyüsel
uygulamalarla korumaya çabalar, ancak başına gelen iyi ya da kötü
olaylarla, bu olayların ardında bulunan, mutluluk ve mutsuzluk dağıtan
güç arasında bir bağlantı kurmaz. İlk kez ekici ve hayvan yetiştirici
kültürüyle birlikte insanoğlu, yazgısının akıllı. tanrısal bir kararı
uygulayan güçlerce yönetildiğini duyumsamaya başlar. Olumlu ve olumsuz
hava koşullarından, yağmurdan ve güneşten, yıldırım ve doludan, salgın
ve kuraklıktan, toprağın bereket ve kıtlığından, hayvanların yeterli ya
da yetersiz yavrulamasından bağımlı olma bilincinin doğmasıyla birlikte
çeşitli tasarımlar ortaya çıkar; kutsayan ver kargıyan iyi ve kötü
cinlerle perilere, olağanüstü güçlüye, bir yüce varlığa ilişkin
tasarımlar, bilinmeyen ve gizemli düşüncesi, bunun örnekleridir. Dünya
iki yarıya bölünür, insan da kendini ikiye bölünmüş gibi görür.
Canlılığı, cinlere tapmayı, ruhlara inanmayı ve ölülere tapınmayı
içeren bir kültür evresine varılmıştır. İnanç ve tapınmayla birlikte
putları, nazarlıkları, kutsal simgeleri, adakları; gömüt sungularını ve
anıtgömütlerini gereksinme de başlar. Dinsel olan ve olmayan sanat,
dinsel özyapıda figürler içeren sanat ile salt bu dünyaya dönük
süslemeci sanat arasında ayrım yapılır. Bir yanda bir put
yorumculuğunun ve kutsal bir gömüt sanatının kalıntılarına, öte yanda
da Semperin(1) belirttiği gibi, geniş ölçüde zanaatın özünden ve
tekniğinden gelişmiş hafif biçimler içeren, kutsal olmayan bir seramik
sanatının kalıntılarına rastlanır.
Canlıcılığa göre dünya bir
gerçekliğe ve bir gerçeküstüye, görünebilir bir görüngüler dünyasına ve
görünmez bir ruhlar dünyasına, ölümcül bir bedene ve ölümsüz bir ruha
ayrılır. Gömü gelenekleri ve törenleri Cilalı Taş Çağı insanının artık
ruhu bedenden ayrılan bir töz olarak tasarımlamaya başladığını, her
türlü kuşkudan uzak, ortaya koymaktadır. Büyüsel dünya görüşü tekçidir,
gerçekliği yalın bir iç içerik biçiminde, aralıksız bir süreklilik
içeri sinde görür; canlıcılık ikicidir, bilgisini ve inancını bir iki
-dünya- dizgesi üzerine ku rar. Büyü duyumcudur ve somuta dayanır,
canlıcılık ise ikicidir ve eğilimi soyutlama dan yanadır. Büyüde
düşünce bu dünyaya, canlıcılıkta ise bir öbür dünya yaşamı na dönüktür.
Yontma Taş Çağın sanatının, şeyleri yaşamdaki gibi ve gerçekliğe bağlı
yansıtması, Cilalı Taş Çağı sanatının ise alışılmış deneysel
gerçekliğin karşısına biçemleştirilmiş ve idealize edilmiş bir dünya
üstü koyması, özellikle bunun bir sonucudur. Aynı zamanda sanat
alanında anlıkçılık ve usçuluk süreci de başlar: Somut resimlerin ve
biçimlerin yerine simgelerin ve imlerin, soyutlamaların ve
kısaltmaların, genel tiplerin ve geleneksel imgelerin konulması,
algılanılabilir görüngülerin ve yaşantıların düşünce ve yorumla,
düzenleme ve biçimlemeyle, vurgulama ve abartmayla, saptırma ve
doğallıktan sıyırmayla bastırılması bu süreci oluşturur. Sanat yapıtı
artık yalnızca nesne imgesi değil, aynı zamanda düşünce imgesidir,
anımsama imgesi olmanın yanı sıra simge niteliğini de taşır; başka
deyişle, tasarımların duyusal olmayan ve kavramsal öğeleri, duyusal ve
usdışı öğeleri siler. Böylece yansıtma giderek piktografik bir ime,
imgeler ise imgeden yoksun ya da imgesi az kısa yazıya dönüşür.
Son
çözümlemede Cilalı Taş Çağındaki biçem değişikliğini iki etken -saptar:
Bunlardan birincisi avcıların ve toplayıcıların asalak, salt tüketici
ekonomisinden, hayvan yetiştiricilerinin ve ekicilerin üretici ve
yapıcı ekonomisine geçiştir; öteki etken ise büyünün tekçi dünya
görüşünün yerine canlıcılığın ikici yaşam duygusunun, başka deyişle,
yeni ekonomi biçiminin şart koştuğu bir dünya görüşünün almasıdır.
Yontma
Taş Çağı ressamı avcıydı ve bu niteliğinden ötürü iyi bir gözlemci
olmak zorundaydı; hayvanları ve özelliklerini, bulundukları yeri ve
güçlerini en belirsiz izlerden çıkarabilmeliydi; benzerlikler ve
ayrılıklar için keskin bir göze, sesler için duyarlı bir kulağa sahip
olmak zorundaydı; duyularının tümü dış dünyaya, somut gerçekliğe
yönelik olmalıydı. Bunun eşi tutum ve yetenekler doğalcılıkta da
geçerlilik kazanır. Cilalı Taş Çağının ekicisi artık avcının keskin
duyularını gereksinmez; duyusal duyarlılığı ve gözlem yeteneği geriler;
onun gerek ekonomik üretim biçiminde,gerekse biçimci, titiz, toplayıcı
ve biçemleyici sanatında geçerli olan, artık başka yeteneklerdir,
özellikle soyutlama, usçu düşünme yeteneğidir. Bu sanatı doğalcı
-öykünmeci sanattan ayıran en önemli nokta, gerçekliği bağdaşık bir
varlığın eksiksiz kopyası olarak değil, iki dünyanın karşılaşması
olarak sergilemesidir. Bu sanat, biçim istenciyle, şeylerin alışılmış
görünüşüne karşı direnir; artık o, doğanın yansılayıcısı değil,
karşıtıdır; gerçekliğe bir süreklilik kazandırmaz, onun karşısına
varlık için gerekli gördüğü bir biçimi koyar. Burada belirginleşen
olgu. canlıcı inanç ile doğmuş olan ve doğduğu andan başlayarak
yüzlerce felsefe dizgesinde yeni biçimler kazanan ikiliktir; bu ikilik,
burada düşünce ve gerçeklik, tin ve beden, ruh ve biçim karşıtlığından
anlatımını bulur ve bunun artık sanat kavramından ayrılması
olanaksızlaşır. Bu karşıtlığın birbiriyle kesişen etkenleri arasında
zaman zaman bir denge oluşabilir, ancak Avrupa sanatının bütün biçem
dönemlerinde sözü edilen etkenler arasındaki gerilim -gerek
katıbiçimci, gerekse doğalcı sanat anlayışında— varlığını algılatır.
Biçimci,
geometrik-süsleyici biçem, Cilalı Taş Çağı ile birlikte, tarihsel
zamanın herhangi bir sanat akımının, hele katı biçimciliğin hiçbir
zaman kazanamadığı, uzun ve tartışılmaz bir egemenlik kurar.
Girit-Miken sanatı bir yana bırakılırsa, bu biçem, egemenliğini Bronz
ve Demir çağlarında, Eski Doğu ve Yunan-Arkayik Kültür Döneminde, başka
deyişle, yaklaşık İ.Ö. 5000’den 500’e değin uzanan bir dönem boyunca
sürdürür. Bu süreyle karşılaştırıldığında, sonraki tüm biçemler kısa
ömürlüdür; özellikle tüm geometrik ve klasik biçemler kısa bölümler
niteliğiyle belirginleşir. Bu katı biçimci, soyut biçimin ilkelerinin
egemenliğindeki sanat anlayışını böylesine uzun bir süre geçerli tutan
ne olabilir? Bu sanat anlayışı nasıl olup da bir birinden bu denli
ayrı, ekonomik, toplum sal ve politik dizgelerden daha uzun ömürlü
olabilmiştir? Geometrik biçem döneminin ana çizgileriyle birlik
gösteren sanat anlayışına, tek tek ayrılıklara karşın, yine birlik
gösteren toplumsal bir temel olgu karşılar; bu olgu, çağın tümüne yön
verecek denli egemendir; başka deyişle, ortada ekonominin sıkı, tutucu
örgütlenmesine, egemenlik ilişkilerinin saltçı biçimlenmesine ve
toplumun tümü için aşama sırası düzenine bağlı (hiyerarşik), tapınma ve
dinle yoğrulmuş tinsel bir tutum öngören bir eğilim vardır. Bu eğilim,
gerek avcıların örgütlenmemiş, ilkel-bireyci sürü biçimin— de
varoluşlarıyla, gerekse Antik Çağın ve Yeni Çağın ayrımlaşmış. bilinçli
bireyci yarışma düşüncesinin ağır bastığı toplum sal yaşamıyla bir
karşıtlık oluşturur. Yağmacı ve günü gününe yaşayan avcının yaşamdaki
konumuna ilişkin bilinci, devim sel ve anarşiktir; buna uygun olarak da
onun sanatı, deneyin yayılmasına, genişlemesine ve ayrımlaşmasına
yöneliktir. Üretici olan, üretim araçlarının korunması, yerleşmesi,
güvence altına alınması için çaba harcayan köylü sınıfının dünya
görüşü, durağan ve gelenekçidir, bu sınıfın yaşam biçimleri kişisel
özellikten yoksun ve kalıcıdır, bu yaşam biçimlerine uyan sanat
biçimleri de uzlaşımcı ve değişmez niteliktedir. Köylü toplumları
önemli ölçüde ortaklaşıcı ve gelenek yoluyla aktarılmış çalışma
yöntemlerini uygulayınca, kültürel yaşamın tüm alanlarında, katı,
esneklikten yoksun, durulmuş biçimlerin gelişmesi son derece doğaldır. Hömes,
‘gerek biçemin kendisini, gerekse ilkel köylü sınıfının ekonomik
yapısına özgü olan’ dirençli tutuculuğu vurgular; Gordon Childe ise bu
tutumu belirlemek için, şaşırtıcı bir olaya, bir Cilalı Taş Çağı
köyündeki bütün toprak kapların birbirinin eşi olmasına dikkati çeker.
Köylü sınıfının, kentlerin dalgalı ekonomik yaşamının uzağında gelişen
kırsal kültürü katı biçimde düzenlenmiş ve kuşaktan kuşağa gelenekler
aracılığıyla aktarılan yaşam bi çimine bağlı kalır ve yakın zamanların
köylü sanatında bile, belirli, tarih öncesi geometrik biçemle arasında
yakınlık bulunan biçimsel çizgiler sergiler.
Yontma Taş Çağı
doğalcılığından Cilalı Taş Çağı geometrizmine geçişteki biçem
değişikliği, aracılık eden geçişlerden tümüyle yoksun değildir. Daha
doğalcı biçemin doruk noktasında, Güney Fransa’daki ve izlenimciliğe
yönelen Kuzey İspanya’daki akımların yanı sıra, izlenimci olmaktan çok
dışavurumcu bir özyapı taşıyan betimlemelere rastlamaktayız. Bu
yapıtların yaratıcıları, görünüşe bakılırsa, tüm dikkatlerini bedensel
devinimlere ve bu devinimlerin dinamizmine yöneltmişlerdir; Sözü edilen
sanatçılar bu devinimleri daha yoğun ve etkili dile getirebilmek için
kol ve bacakların orantısını bilinçli olarak çarpıtırlar, karikatürü
anımsatan uzun bacaklar, olağanüstü incelikte gövdeler, uyumsuz kollar
ve yerinden çıkmış eklemler çizerler.
Buna karşın, gerek bu
dışavurumculuk, gerekse daha sonraki buna eş akımlar doğalcılığa ilke
olarak karşıt bir sanat istencini simgelemez. Abartılmış vurgular ve bu
abartmayla yalınlaştırılmış çizgiler yalnızca biçemleştirmeye ve
şemalaştırmalara, tümüyle kurallara uygun orantıların ve biçimlerin
verebileceğinden çok daha rahat çıkış noktalan sağlar. Cilalı Taş Çağı
geometrizmine asıl geçişi sağlayan olgu, çevre çizgilerinin adım adım
yalınlaştırılması ve basmakalıplaştırılmasıdır; Henri Breuil, bu olguyu
Yontma Taş Çağı gelişmesinin son evresinde saptar ve doğalcı biçimlerin
“gelenekleştirilmesi” olarak nitelendirir. Breuil, süreci tanımlar ve
doğalcı resmin nasıl giderek daha dikkatsiz, soyut, katı çizildiğini,
biçemleştirmeye sapıldığını anlatır; geometrik biçimlerin doğalcılıktan
gelişmesine ilişkin öğretisinin gerekçesini de bu gözlemde bulur. Bu,
kendi içerisinde ne denli uyumlu olursa olsun, dış koşullardan bağımsız
kalması düşünülemeyecek bir oluşumdur. Burada şemalaştırma iki yönde
gerçekleşir: Bu yönlerden biri açık ve kolay kavranır anlaşma
biçimlerinin bulunmasını amaçlar, ötekinin ereğiyse yalın ve etkili
süsleme biçimleri yaratmaktır. Böylece Yontma Taş Çağının sonunda re
sim yoluyla betimlemenin her üç temel bi çimine rastlanmaktadır:
Öykünmeci öğretici ve süsleyici biçimler, başka deyişle, doğalcı
yansıtma, piktografik im ve soyut süs.
Doğalcılık ile geometrizm
arasındaki geçiş biçimlerini, yaşam gereksinimlerini, elkoymacılıkla
sağlamadan, üretici biçim de sağlamaya götüren ara evreler karşılar.
Tarımın ve hayvancılığın başlangıçları, büyük bir olasılıkla daha avcı
oymaklarında, yumru köklerin saklanmasından ve en sevilen hayvanların
-sonradan belki de totem sayılan hayvanların- korunmasından
gelişmiştir. Bu durumda dönüşüm, gerek sanatta, gerekse ekonomide
birdenbire patlak veren köklü bir değişim niteliğiyle ortaya çıkmamış,
her iki alanda daha çok adım adım ilerleyen bir değişim süreci
içersinde gerçekleşmiştir.
Büyük bir olasılıkla asalak
avcılıkla, doğalcılık ve üretici köylülükle geometrizm arasındaki
bağımlılık ilişkisi, her iki alanın içerdiği geçiş görüngüleri arasında
da vardı. Ayrıca, elimizde daha yakın çağlardaki ilkel halkların
ekonomik ve toplumsal tarihlerinden alınma bir benzeşim de
bulunmaktadır; bu benzeşim, sözü edilen bağlamın tipik bir bağlam
olduğunu göstermektedir. Yontma Taş Çağı insanları gibi avcı ve göçebe
olan, “bireysel yiyecek arayıcı” gelişim düzeyinde bulunan, toplumsal
işbirliğini tanımayan, ruhlara ve cinlere inanmayan, geliştirilmemiş
sihire ve büyüye kendilerini adamış olan Buşmanlar, Yontma Taş Çağı
resim sanatına şaşılacak denli benzeyen bir doğalcı sanat yaratırlar;
buna karşılık, Afrika’nın batı kıyısında yaşayan, üretici tarımla
uğraşan, köy toplum düzenindeki, canlıcılığa inanan zenciler katı
biçimcidirler; tıpkı Cilalı Taş Çağı insanları gibi soyut, geometrik
biçemin kurallarına bağlı bir sanatları vardır.
Bu biçemlerin
ekonomik ve toplumsal koşulları üzerine somut olarak söylenebilecek tek
şey, doğalcılığın, bireyci-anarşist yaşam biçimleriyle, belli bir
gelenekten yoksunlukla, yerleşmiş geleneklerin bulunmamasıyla ve dünya
görüşünün bu dünyaya dönüklüğüyle belirlendiğidir; buna karşılık
geometrizm, birlik gösteren örgütlenmeye olan eğilimi, kalıcı
kurumların ve genel çizgileriyle, öbür dünyaya yönelik bir dünya görüşü
sergiler. Bu bağlamların saptanmasının ötesindeki çabalar, çoğunlukla
ikircilliklere dayanır. Bu tür ikircil kullanılan kavramlar, Wilhelm
Hausenstein’ın, geometrik biçem ile eski “tarım demokrasilerinin
komünist ekonomisi arasında kurmaya çalıştığı bağlılaşımın da temelini
oluşturur. Hausenstein her iki görüngüde yetkeci, eşitlikçi ve
planlayıcı bir eğilim saptar, ancak bu kavramların sanat ve toplum
alanında aynı anlamı taşımadığını ve -kavramlar bu denli alınırsa- bir
yandan aynı biçemin çok değişik toplum biçimleriyle, öte yandan da aynı
toplumsal dizgenin türlü sanat biçemleriyle bağdaştırılabileceğini
gözden kaçırır. Politik anlamda “yetkeci”den anlaşılan, saltçı,
sosyalist, derebeylik temeline dayanan düzenleri ve komünist toplum
düzenini kapsamına alabilir; geometrik biçemin sınırlarıysa çok daha
dardır ve sosyalist sanat bir yana, saltçı kültürlerin sanatını bile
kapsamaz. Eşitlik kavramı da yine toplumsal alanda, sanat
alanındakinden daha dar sınırlar içersindedir. Bu kavram politik -
toplumsal açıdan her türlü saltçı ilkeyle çelişir; sanat alanında,
başka deyişle, ancak kişisel olanın, üstü ve bireysel karşıtı anlamını
taşıyabileceği alanda, birbirinden çok değişik toplum düzenleriyle
bağdaştırılabilir- demokrasinin, sosyalizmin ruhuna ise hemen hiç
uymaz. Ayrıca, toplumsal ve sanatsal ‘planlama” arasında doğrudan
hiçbir bağıntı yoktur. Ekonomi ve toplum alanında başıboş, denetimsiz
yarışmanın ortadan kaldırılmasını amaçlayan planlama ile, kesinlikle
uyulması gereken en küçük ayrıntısına varana değin işlenmiş, sanatsal
bir tasarıya bağlı kalmayı amaçlayan planlama arasında, olsa olsa
eğretileme niteliğinde bir bağlam kurulabilir. Aslında her iki planlama
birbirinden tümüyle ayrı iki ilkeyi dile getirir, planlı bir ekonomide
ve toplumda biçimsel açıdan özgür, bireyci ve doğaçlamacı biçimlerin
içersinde ala bildiğine devinen bir sanatın ağırlık kazanması
rahatlıkla düşünülebilir. Tinsel oluşumun toplumbilimsel yorumlanması
için bu tür ikircilliklerden daha büyük bir tehlike düşünülemez:
ayrıca, bundan daha çok karşılaşılan bir tehlike (le yoktur. Çeşitli
sanat biçemleriyle. her biçemin kendi dönemindeki toplumsal varlık
biçimleri arasın da, son çözümlemede, bir eğretilemeye dayanan çarpıcı
bağlamlar kurmaktan da ha kolay bir şey yoktur, hiçbir şey de bu tür
gözüpek benzeşimlerle övünmekten daha baştan çıkarıcı değildir. Bunlar,
Bacon’ın saydığı yanıltmacalar gibi, gerçek için ağır sonuçlar
doğurabilecek tuzaklar niteliğinde ve idola aequivocationis
niteliğiyle, Bacon’ın uyarı listesine alınacak önemdedir (1)
Gottfried Semper: Alman mimar ve sanat kuramcısı. 1803-1879.
Schinkel’den sonra 19. yüz yılın en büyük Alman mimarı. Yazılarında
sanatın yasalarını tarihsel kaynaklardan geliştirir. (2) Piktografi:
Lat. pictus: “boyanmış” ve Yun. gramma: “yazı imi” sözcüklerinden
oluşan. herkesin aynı biçimde yorumlayacağı resim ya da imler. Örnek:
Zehir simgesi olarak kurukafa
Türkçesi : Ahmet Cemal, Argos- Şubat 1992
|