|
|
 |
 |
Okunma |
|
489 |
Dünyaca ünlü sanat tarihçisi Arnold Hauser, 1892’de Macaristan’da doğdu. Budapeşte ve Paris Üniversitelerinde
felsefe,
sanat ve edebiyat tarihi öğrenimi gördü. Berlin‘in ardından 1924
yılında Viyana yerleşen Hauser, sinemanın kuramı ve tekniği sanatın ve
yazının toplumbilimi konusunda makaleler kaleme aldı. 1938’de Londra’ya
yerleştikten sonra sanatın toplumbilimi üzerindeki çalışmalarını
yoğunlaştırdı. Başyapıtı sayılan Sanatın ve Edebiyatın Toplumsal Tarihi
1951 ‘de Londra ‘da yayınlandı, bunu aynı kitabın New York ve Almanya
basımları izledi; daha sonra hemen bütün dillere çevrildi. Çok geniş
bir kaynak araştırmasını temel alması, sanat edebiyat ve müzik alanında
toplumbilimsel görüşlerin hemen bütününü değerlendirmesi; yapıtın
başlıca özelliklerini oluşturmaktadır. Aşağıda, dilimize anlaşılamaz nedenlerden ötürü ikinci yarısı çevrilen, bu yapıtın giriş bölümünün çevirisi sunulmaktadır. (Ahmet Cemal)
1) Eski Taş Devri. Büyücülük ve Doğalcılık Altın
Çağ söylencesi çok eskilere uzanır. Eski karşısında duyulan saygının
toplumbilimsel nedenini kesin olarak bilmiyoruz; bu saygı, kaynağını
oymak ve aile dayanışmasında, ya da ayrıcalıklı grupların
ayrıcalıklarını soya dayandırma çabalarında bulabilir. Nedeni ne olursa
olsun, en eskinin en iyi olduğu yolundaki kanı bugün bile o denli
güçlüdür ki, sanat tarihçileriyle arkeologlar, kendilerine en uygun
gelen sanat biçemeni en eski biçem diye sergileme olanağını
bulduklarında, tarihte düzmecelikten bile kaçınmazlar. Bazıları katı
biçimci, yaşamı biçemleştiren ve idealize eden anlatımları, ötekiler
ise doğalcı, nesneleri doğal varoluşları içerisinde kavrayan ve koruyan
anlatımları, sanatsal edimlerin en eski kanıtları sayarlar: bu, sanatı,
gerçekliğe egemen olmanın, onu kendi amaçları için kullanmanın bir
aracı, ya da doğaya adanışın bir yolu olarak görmeleri ne göre değişir.
Başka deyişle, sanat tarihçileriyle arkeologlar, buyurgan ve tutucu, ya
da özgürlükçü ve ilerici eğilimleri doğrultusunda davranarak, ya
geometrik -süsleyici biçimleri, ya da doğalcı- yansılayıcı anlatım
biçimlerini daha eski diye nitelendirirler. Tutum nasıl olursa olsun,
anıtlar, açıkça ve araştırmalar ilerledikçe daha kesin biçimde
doğalcılığın önceliğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, doğaya uzak,
gerçekliği biçemleştiren sanatın en eski sanat olduğu öğretisini ayakta
tutmak da giderek güçleşmektedir.
Ancak tarih öncesi
doğalcılığının en çarpıcı yanı, çok daha ilkel görünen geometrik
biçemden daha eski olması değil, çağdaş sanatın tarihinin ortaya
koyduğu tüm tipik gelişme evrelerini sergilemesidir; böylece
geometrizmi ve katı biçimciliği savunan araştırmacıların savlarının
tersine, sözü edilen doğalcılığın salt içgüdüsel nitelikte, gelişebilme
yeteneğinden yoksun, tarihsellikten uzak, bir görüngü olmadığı
anlaşılmaktadır.
Burada söz konusu olan sanat, çizgisel, tek tek
biçimleri henüz biraz donuk ve ayrıntılı sergileyen bir doğaya
bağlılıktan, akıcı, tinsel, neredeyse izlenimci bir uygulayıma doğru
ilerleyen, yaratılacak görsel etkiye giderek daha gölgesel, bir çırpıda
yaratılmış ve doğaçtanmış izlenimini bırakan bir biçim verebilen bir
sanattır. Resmin kusursuz yapısı bir ustalık düzeyine varır; bu, daha
güç konum ve görünüşlerin, giderek belirsizleşen beden devinimlerinin,
dönüşlerin, daha yürekli kısaltmaların ve kesişmelerin üstesinden
gelmeyi görev bilen bir ustalıktır. Bu doğalcılık, donukluktan ve
durağanlıktan uzak, devingen ve canlı bir biçim döngüsüdür; çok çeşitli
araçlarla gerçekliğin yansıtılmasına giriştiğinde, bu görevi yerine
getirmedeki başarısı değişiktir. Hiçbir seçim tanımayan, güdüsel doğal
durum bu noktada çoktan geride bırakılmıştır; sert ve durağan biçimler
yaratan uygarlık düzeyine gelinmesine ise henüz çok vardır.
Karşımıza
sanat tarihinin belki de en şaşırtıcı olayı çıkar; bu olaya koşut bir
gelişmeye, gerek çocukların yaptığı resimler de, gerekse ilkel
halkların (Naturvölker) çoğunun sanatında hiç rastlanmaması,
şaşkınlığımızı artırmaktadır. Çocukların yaptığı resimler ve ilkel
halkların sanatsal betimlemeleri, duyular yoluyla algılamadan
temellenmeyip, ussal niteliktedir. Bu resim ve betimlemeler, çocuğun ve
ilkel insanın gerçekten gördüğünü değil, bilgisini ve bildiğini
sergiler; nesneye ilişkin olarak görsel -organik bir görüntü değil,
kuramsal- bireşimsel bir görüntü verir. Sözü edilen resim ve
betimlemeler, önden görünüşü yandan ya da yukardan görünüşle
birleştirir; nesne açısından bilinmeye değer hiçbir ana özellik
unutulmaz, biyolojik açıdan, ya da motif açısından önemli olan, bir
ölçek içerisinde büyütülür, buna karşılık n bağlamda doğrudan rol
oynamayan her şey, ne denli etkili olursa olsun, bir yana bırakılır.
Eski
Taş Devrinin doğalcı betimlemelerinde belirginleşen özellik ise, bu
betimlemelerin görsel izlenimi dolaysız, katıksız, her türlü anlıksal
eklemeden, ya da sınırlamadan arınmış bir biçim içerisinde vermesidir;
çağdaş izlenimciliğe değin bunun örneklerine hemen hiç
rastlamamaktayız. Bu evrede karşımıza çıkan devinim çalışmaları, anlık
devinimleri saptayan fotoğraf çekimlerini anımsatmakta ve eşine ancak
bir Degas’nın, ya da bir Taulouse-Lautrec’in resimlerinde yeniden
rastlanabilmektedir. Bu yüzden izlenimcilik doğrultusunda henüz
eğitilmemiş bir gözün, bu resimlerin bazılarını karışık ve anlaşılmaz
bulması zorunludur. Bizim ancak karmaşık araçların yardımıyla
bulabildiğiniz ince ayırımları, Yontma Taş Çağının ressamları henüz
dolaysız görebiliyorlardı. Taş Devrinin geç dönemlerinde bu ayırımlar
yitirildi; insanoğlu daha bu aşamada duyular yoluyla algılanan
izlenimlerin dolaysızlığının yerine, kavramların durağanlığını
geçirmişti. Yontma Taş Çağının insanı ise henüz gerçekten gördüğünün
resmini yapar ve belirli bir anda tek bir bakışın kapsamına sığanın
dışına çıkmaz. Resim öğelerinin görsel ayrışıklığı, bu öğelerin
birleştirilmesindeki usçuluk, çocuk resimlerinden ve ilkel halkların
sanatından çok iyi tanıdığımız biçem belirtileri ve özellikle bir yüzü,
karaltısını yanay olarak, gözleri de cepheden vererek oluşturan
uygulama bu çağın insanına henüz yabancıdır. Yeni Çağ’daki gelişmenin
ancak yüzyıllar boyu sürdürülen bir savaştan sonra varabildiği aşamaya,
başka deyişle duyusal görünün birliğine Yontma Taş Çağının resim
sanatı, görünüşe bakılırsa, savaşmaksızın ulaşmıştır; gerçi bu birliğin
yöntemlerini düzeltmiş, ama kendisini değiştirmemiştir; görünenle
görünmeyen, görülenle bilinen ikilemi ise Yontma Taş Çağının resim
sanatına tümüyle yabancıdır.
Bu sanat hangi nedenle ve hangi
amaçla yaratılmıştır? Bu sanat, insanın koruma ve yineleme
gereksinimini duyduğu varlık sevincinin bir anlatımı mıydı? Ya da,
oynama içgüdüsüyle, süsleme isteğine, boş yüzeyleri çizgilerle,
biçimlerle, desen ve süslerle örtme isteğine mi hizmet ediyordu? Boş
zamanların bir ürünü müydü, yoksa belirli bir kılgılı amacı var mıydı?
Bu sanatta bir oyuncak, bir araç, bir afyon, ya da yaşamı sürdürmede
kullanılan bir silah niteliği mi görmeliyiz? Bugün bu sanatın ilkel
avcıların sanatı olduğunu biliyoruz. Bu avcılar üretici olmaktan uzak,
asalak bir ekonomi düzeyindeydiler, yiyeceklerini üretmiyorlar, toplama
ve avlama yoluyla elde ediyorlardı; görünüşe bakılırsa, gev şek, hemen
hiç örgütlenmemiş toplum biçimleri içerisinde, küçük ve kapalı sürüler
halinde, ilkel bir bireycilik düzeyinde yaşamaktaydılar. Büyük bir
olasılıkla tanrılara, öbür dünyaya ve ölümden sonraki yaşama
inanmıyorlardı. Bu salt uygulama döneminde tüm çabalar yine büyük bir
olasılıkla, yaşamı sürdürme ereğine yönelikti; bu dönemde sanatın
yiyecek sağlamak başkaca bir amaca hizmet ettiği yolundaki bir
düşünceyi haklı kılabilecek kanıt yoktur.
Bütün belirtiler, bu
dönemin sanatının bir büyü uygulamasının aracı olduğunu ve bu
niteliğiyle tümüyle kılgıcı, doğrudan ekonomik ereklere yönelik bir
işlev taşıdığını ortaya koymaktadır. Ancak bu büyünün herhalde bizim
dinden anladığımızla bir ilgisi yoktu; dualar, kutsal sayılan güçler
gibi öğelerin varlığı ve nasıl biçimlenmiş olursa olsun. herhangi bir
inançla öbür dünyadaki tinsel varlığa bağlılık söz konusu değildi,
dolayısıyle dinin ilk koşulu da gerçekleşmemişti. Sözü edilen büyü,
gizemli olmaktan uzak bir uygulayımdı, gerçeğe dönük bir yöntemdi,
birtakım araçların ve işlemlerin nesnel uygulanmasıydı; fare kapanları
kurmamız, toprağı gübrelememiz, ya da uyku ilacı almamız, gizem ve
esriklikle ne denli ilgiliyse, yukarda sözü edilen büyünün bunlarla
ilgisi de o ölçüdeydi. Resim yoluyla betimlemeler, bu büyünün araçları
arasında yer alıyordu. Bu betimlemeler av hayvanları için düşünülen
tuzaktı, ya da daha doğru bir deyişle, yakalanmış olan hayvanı da
içeren “tuzak”tı -çünkü resim aynı zaman da hem betimleme, hem de
betimlenendi, hem istek, hem de isteğin yerine gelişiydi. Yontma Taş
Çağının avcısı ve ressamı, resmi yapmakla, resmini yaptığı şeye sahip
olduğunu, resimde canlandırdığı üzerinde egemenlik kurduğunu düşünürdü.
Resimdeki hayvanın öldürülmesiyle gerçek hayvanın da öldüğüne inanırdı,
Onun tasarımına göre resimle betimleme, istenen etkinin öne
alınmasından başka bir şey değildi; asıl olayın büyü niteliğindeki
örnek eylemi izlemesi, ya da daha doğrusu bu eylem içerisinde baştan
bulunması gerekirdi, çünkü sonuçta bu ikisini ayıran yalnızca çağın
yanlış inancına göre önemsiz sayılan zaman ve mekan ortamıydı. Demek ki
burada kesinlikle simgesel tamamlayıcı işlevler değil, gerçek amaç
eylemleri, yerinde edimler, gerçek neden oluşlar söz konusudur. Avı
öldüren düşünce olmadığı gibi, mucizeyi gerçekleştiren de inanç
değildi; büyüyü oluşturan gerçek eylemdi, somut resimdi, resmin
gerçekten silahla vurulmasıydı.
Yontma Taş Çağının insanı
kayalara bir hayvanı çizdiğinde, eti ve kemiğiyle bir hayvan yaratmış
olurdu. O insan için yapıntılar ve görüntüler dünyasının, sanatın ve
salt öykünmenin henüz deneysel ger çeklikten ayrı ve kopuk, kendine
özgü bir alanı yoktu; Yontma Taş Çağının insanı henüz bu iki alanı
birbiriyle karşı karşıya getirmiyor, birinde ötekinin doğrudan ve
kesintisiz sürüşünü görüyordu. Onun sanata olan tukusu Levy-Bruhl’ün
Sioux Kızılderilisi’ninkinin aynıdır; bu Kızılderili, taslaklar yapan
bir araştırmacıyı gördüğünde şöyle der: “Bu adamın, kitabında bizim
bizonlarımızdan birçoğunu yarattığını biliyorum; onları yarattığında
yanındaydım; o zamandan beri bizonumuz kalmadı.” Alışılmış gerçekliğin
kesintisiz sürdürüldüğü bu sanat evresi tasarımı, daha sonraki dünyaya
karşı çıkan sanat isteğinin egemenliğine karşın, hiçbir zaman bütünüyle
yitirilmez. Yarattığı heykele aşık olan Pygmalion söylencesi, bu
düşünce dünyasının bir ürünüdür. Bunun benzeri bir tutum da bir Çinli
ya da bir Japon, bir dal, ya da bir çiçek resmi yaptığında görülür;
burada resim Avrupa sanatının yapıtları gibi bir özet, bir idealize
ediş değildir, yaşamı yüceltmek ya da düzeltmek istemez. Amacı yalnızca
bir pirinç yaratmak, ya da gerçeklik ağacına bir çiçek daha eklemektir.
Bir resimdeki yaratıkların büyük bir kapıdan geçerek gerçek çevreye,
gerçek yaşama çıkışlarını anlatan sanatçı fıkraları ve masallar da bu
görüşü dile getirir. Bütün bu örneklerde sanat ile gerçek arasındaki
sınırlar silinmiştir. Ne var ki, bu iki alan arasında hiç kopukluk
bulunmaması, tarih dönemlerinin sanat yapıtlarında bir yapıntı
içerisinde yapıntı niteliğindedir; Erken Taş Çağı’nın resim sanatında
ise yalın bir olgudur ve bu evrede sanatın henüz tümüyle yaşamın
hizmetinde oluşunun bir kanıtıdır.
Buna karşılık Yontma Taş Çağı
sanatının başka türlü açıklanması, örneğin süsleyici ya da anlatımcı
bir biçim örgüsü olarak yorumlanması, dayanaktan yoksundur. Böyle bir
yorumu çürütecek birçok belirti vardır; özellikle resimlerin tümüyle
gizli, içine güç gülebilen, kapkaranlık mağara diplerinde, başka
deyişle “süsleme” olarak hiçbir zaman geçerlik kazanamayacakları
yerlerde bulunması, bu durumu gösterir. Yine böyle bir yorumu çürüten
olgulardan biri de, bu resimlerin Palimpsest(1) biçiminde, her türlü
süsleme etkisini baştan yok eden bir üst üste istif düzeninde
yerleştirilmiş olmasıdır; oysa ressamların re simlerini ayrı ayrı
yapmaları için yeterli yüzey vardı.
Bu istif düzeni şunu
gösterir: Resimler göze estetik zevk vermek için yaratılmış olmayıp,
bir amaca yöneliktir; bu amaç açısından en önemli olan nokta,
resimlerin belirli mağaralarda ve bu mağaraların be lirli yerlerinde
-görünüşe bakılırsa, büyüye özellikle elverişli yerlerde- yapılmış
olmasıdır. Burada bir süsleme amacından, ya da estetik bir anlatım ve
bildirim gereksiniminden söz edilemez; çünkü betimlemeler sergilenmiş
olmaktan çok gizlenmiştir. Yukarda da belirtildiği gibi, sanat
yapıtlarını temel olan iki ayrı etken vardır: Bunların bir bölümü salt
orada durmaları için, bir bölümü ise onlara bakılsın diye yaratılır.
Salt Tanrı’nın onuru için yaratılan dinsel sanatın ve az çok sanatçının
içini dökmesine yarayan her sanat yapıtının Erken Taş Çağı’nın büyüsel
sanatıyla ortak noktası, gizlilik içerisinde etkin oluştur. Büyünün
etkinliğinden başka bir şey düşünmeyen Yontma Taş Çağı sanatçısının,
estetik niteliğe yalnızca amaç için araç gözüyle bakması, çalışmasında
belli bir estetik doyuma varmasını kuşkusuz engellememiştir. İlkel
halkların tapınma danslarında öykünme ve büyü öğeleri arasındaki
ilişki, durumu en açık biçimde sergiler: Bu danslarda gerçeği
saptırıştan ve öykünmeden alınan tat, nasıl büyünün amacı olan eyleme
ayrılmaz biçimde bağlıysa, tarih öncesinin ressamı da, kendini büyüsel
amaca adamış oluşuna karşın, hayvanları özyapısal konumları içerisinde
belli bir beğeniyle ve doyuma vararak canlandırmıştır.
Bu
sanatın estetik değil, büyüsel bir etkiyi bilinçli olarak amaçladığının
en güçlü kanıtı, resimlerdeki hayvanların üzerlerine çoğunlukla
mızraklar ve oklar saplanmış olarak canlandırılması, ya da bu
resimlerin tamamlandıktan sonra sözü geçen silahlara hedef olmasıdır.
Burada hiç kuşkusuz simgesel bir öldürme söz konusudur. Yontma Taş Çağı
sanatının büyüsel eylemlerle bağıntısı bulunduğunu hayvan kılığına
girmiş insan figürleri betimlemeleri de kanıtlar; bu figürlerin
çoğunluğu, bakıldığında açıkça görüldüğü gibi, büyüsel-öykünmeci
dansları canlandırır. Bu resimler de -özellikle Trois Freres’deki
yapıtlarda birleşik hayvan masklarına rastlamaktayız; bunların büyüsel
bir amaç olmaksızın anlaşılmazı olanaksızdır. Yontma Taş Çağı resim
sanatının büyü ile ilişkisi, bize, bu sanatın doğalcılığını açıklamamız
için de en büyük yardımcıdır. Modelin bir “alter ego”sunu (öteki ben)
yaratmak, başka deyişle nesneyi sadece göstermek, yansılamak, yapay bir
varlığı yansıtmak amacını gütmeyip, gerçek anlamda o nesnenin yerini
tutmak ereğine yönelik bir sanatın, doğalcı doğrultudan başka bir
doğrultuda olması düşünülemezdi. Büyü yoluyla yaratılmak istenen
hayvan, resimde canlandırılanın karşıtı olarak ortaya çıkacaktır
-hayvanın somutlaşması ancak yansıtmanın aslına sadık ve hakiki
olmasıyla gerçekleşe bilir. Başka deyişle, bu sanat salt büyüsel
amacından ötürü doğaya bağlı olmak zorundadır. Aslına benzeyen resim
sadece kusurlu olmakla kalmayıp, gerçek dışıdır, anlamdan ve amaçtan
yoksundur.
Sanat yapıtlarının varlığını kanıtlaya bildiğimiz ilk
dönem olan büyü çağının, bir, büyü-öncesi çağını izlediği
varsayılmaktadır. Artık formülleşmiş büyü uygulayımını ve kesin
kurallara bağlı tören düzeyini içeren, gelişmesini tamamlamış büyü
çağı, temellerini büyük bir olasılıkla henüz düzensiz, el yordamıyle
ilerleyen uygulamanın ve salt denemenin egemen olduğu bir dönemde
bulmuştur. Büyünün sihirli tekerlemelerinin, görsel biçime getirilmez
den önce, zaman içerisinde sınanması, etkinliğini göstermesi
gerekiyordu. Bu tekerlemeler salt kurgu ürünü olamazdı, bunların
dolaylı yoldan bulunması, adım adım geliştirilmesi gerekiyordu. Gerçi
insanoğlu asıl ile yansıtma arasındaki bağıntıyı bir rastlantı sonucu
bulmuştu, ancak bu buluş onu çok derinden etkilemiş ol malıdır. Belki
de, içerdiği benzerlerin karşılıklı birbirlerinden bağımlılığı
belitiyle birlikte büyü, kaynağını ilk kez bu yaşantı da bulmuştur. Ne
olursa olsun, daha önce belirtildiği gibi, sanatın ilk koşulları olan
bu en eski iki tasarım, yani benzerlik ve yansılama tasarımıyla,
yaratma, yoktan üretme tasarımı, başka deyişle, yaratma olanağı, büyü
öncesi deneyler ve buluşlar çağında biçimlenmiş olmalıdır. Pek çok
yerde mağara resimlerinin yanında bulunan ve duvara elin izi
çıkarılarak oluşturulmuş el karaltıları, insan bilincine ilk kez
biçimlendirme -poiein- düşüncesini algılatmış ve insana cansızın ve
yapayın bir canlıya ve hakikiye tümüyle benzeyebileceğini
düşündürtmüştür. Bu oyun benzeri çabanın, doğal olarak başlangıçta ne
sanatla, ne de büyüyle ilgisi. vardı; onun önce büyünün bir aracı ve
ancak ondan sonra sanatın bir biçim örgüsü olması gerekiyordu. Çünkü
yukarda sözü edilen el izleriyle, en ilkelinden bile olsa, hayvan
betimlemeleri arasındaki uçurum o denli derindir ve her ikisi arasına
geçiş dönemleri niteliğiyle koyabileceğimiz anıtlar o denli eksiktir
ki, oyun biçimlerinden sanat biçimlerine doğ nı, doğrudan ve sürekli
bir gelişmeyi var sayabilmemiz hemen hemen olanaksızdır; bu durumda
yabancı, dışardan gelme bir bağlayıcı öğenin varlığı sonucunu
benimsemek gereği doğmaktadır -bu öğe de yansıtmanın büyüsel işlevinden
başka bir şey olamaz. Ancak, belirtilen oyunsal büyü öncesi oyunsal
biçimler de daha o zaman doğalcı, gerçekliğe henüz mekanik de olsa,
öykünen bir eğilim içermiştir ve bunlara hiçbir şekilde soyut süslemeci
bir ülkenin sergilenmesi gözüyle bakılamaz.
Türkçesi : Ahmet Cemal, Argos- Şubat 1992
|