|
|
 |
 |
Okunma |
|
472 |
Büyücü ve Rahip Olarak Sanatçı (Cilalı Taş Çağı) Meslek Olarak Evde Yürütülen Zanaat Olarak Sanat Arnold Hauser
Yontma Taş Çağı hayvan betimlemelerinin yaratıcıları, büyük bir olasılıkla “meslekten avcıydılar -onların hayvanları
çok
iyi tanımalarından bu sonuca kesin gözüyle bakabiliriz. Bu
yaratıcıların, ister “sanatçı”, isterse başka bir şey sayılsınlar,
yiyecek sağlamanın yüklediği görevlerden tümüyle uzak bulunmaları olası
değildir. Ancak belirli işaretler, bir meslek ayrımlaşmasının belki
-yalnızca bu alana özgü olmak la birlikte- o çağda gerçekleşmiş
olduğunu her türlü kuşkudan uzak ortaya koymaktadır. Eğer hayvanların
betimlenmesi, var saydığımız gibi, gerçekten büyüsel amaçlar güttüyse,
o zaman bu tür yapıtları üretebilecek kişilerin aynı zamanda büyü
yeteneğine sahip sayıldıkları ve büyücü olarak saygı gördükleri
kuşkusuzdur; buna bağlı olarak da, bu kişilere belli bir ayrıcalık,
yiyecek arama görevlerinden de bağışıklık tanındığı kesindir. Ayrıca
Yontma Taş Çağı resimlerinin gelişmiş uygulanımı da bu yapıtların
amatörlerin değil, yaşamlarının önemli bir bölümünü sanatlarını
öğrenmek ve uygulamakla geçirmiş, eğitim görmüş uzmanların elinden
çıktığını kanıtlamaktadır; bu uzmanlar başlı başına bir meslek kolu
oluşturmuşlardı. Dahası, öteki anıtların yanında bulunan çok sayıdaki
“kaba çizimler”, “taslaklar” ve düzeltilmiş “öğrenci resimlerinden,
okulları, ustaları, yöresel akımları ve gelenekleri bulunan, sanki
uzmanlaşmış bir sanat yaşamının varlığını çıkarmak olasıdır. Buna göre,
sanatçı-büyücü, uzmanlaşmanın ve işbölümünün ilk temsilcisi olarak
görünmektedir. O, bilinen büyücünün yanında, ayrımlaşmamış yığın
içersinde ilk sivrilen kişi niteliğiyle ortaya çıkar ve özel
yeteneklerin taşıyıcısı olarak asıl rahip sınıfının öncüsü- dür. Bu
kişi, olağanüstü yeteneklerin ve bilgilerin yara sıra, bir büyüleyimin
(karizma) taşıyıcısı olduğu savını da ileri sürecek ve her türlü günlük
çalışmadan kaçınacaktır. Bununla birlikte, bir sınıfın doğrudan yiyecek
arama görevinden bir ölçüde de olsa. uzak tutulması, ilerlemiş bir
ortamın varlığını gösterir; bu durum toplumun ar tık boş zamanların bir
lüks sayılabilecek varlığına katlanabildiğini de ortaya koyar. Henüz
tümüyle yaşamı, sürdürme çabasından bağımlı ilişkiler açısından,
zenginliğin sanatsal üreticiliği öğretisi kesinlikle geçerlidir;
gelişmenin bu evresinde sanat ya pıtlarının varlığı gerçekten, yaşamı
sürdürme araçlarından bir fazlalığın ve doğrudan yiyecek
sıkıntılarından görece bir özgür oluşun belirtisidir. Ancak bu, daha
gelişmiş koşullara çekincesiz uygulanamaz. Çünkü ressam ve yontucuların
varoluş olasılıklarının, her zaman toplumun bu “üretici olmayan”
uzmanlarla paylaşmaya hazır olduğu bir bolluğun varlığını kanıtladığı
doğruysa da, bu ilke hiçbir zaman, sanatın yükselme dönemlerini
ekonomik gelişme dönemleriyle eşzamanlı tutan ilkel bir toplumbilimin
içerdiği anlamda uygulanamaz. Dinsel sanat ve dinsel-olmayan ayrımıyla
birlikte, Cilalı Taş Çağı’ndaki sanat çalışmaları büyük bir olasılıkla
ayrı ellere geçmiştir. Bu dönemde, başka deyişle Canlıcılık Çağında
-eğer insanbilimin araştırmalarından tarih öncesine ilişkin sonuçlar
çıkarmak olasıysa- ağır basan sanat niteliğini kazanan gömüt sanatının,
put yontularının ve tapınma danslarının, yalnızca erkeklerin, özellikle
büyücülerin ve rahiplerin eline geçmiş olması büyük bir olasılıktır,
Buna karşılık uygulamalı sanatlar düzeyine indirgenmiş ve salt
süsleyici görevler yüklenmiş olan dinsel-olmayan sanat, büyük bir
olasılıkla, tümüyle kadınların elindeydi ve ev endüstrisinin bir
bölümünü oluşturuyordu.
Hörnes, Cilalı Taş Çağı sanatının
geometrik özyapısıyla kadının yaradılışı arasında bağlam kurar.
‘Geometrik biçem her şeyden önce kadınlara özgü bir biçemdir, kadınsı
bir özyapı taşır ve aynı zamanda evcilleştirmenin ve yetiştirmenin
kendine özgü belirtilerini sergiler”. Gözlemin kendisi doğru olabilir:
ancak açıklaması bir ikircillikten temellenmektedir. Hörnes bir başka
yerde de şöyle der: “Geometrik süsleme kadının eve dönük,
titiz-düzenliliği sever ve bunun yanı sıra boş inanlı-özgeci özyapısına
erkeğinkinden daha uygun düşer. Bu özyapı, salt estetik açıdan
bakıldığında kılı kırk yaran, yayan, geliştirdiği tüm görkeme ve
alacalılığa karşın yine de belirli sınırlar içersinde kalan, ama bu
kısıtlılığı içinde sağlıklı. beceri içeren, çalışkanlık ve görünüşteki
süslülükle göze çarpan bir sanat biçimidir, kadının sanattaki
anlatımıdır.” Eğer bu eğretilemeci biçimde bir anlatıma gidilmek
istenirse, geometrik biçem ile erkeğin katılığı, sıkıdüzenli
eğiticiliği, çileci ve buyurgan özyapısı arasında da bir bağlantı
kurulabilir. Sanatın bir ölçüde ev endüstrisi ve evde kadın işgücüne
dayanan üretim içersinde erimesi, başka deyişle sanat çalışmalarının
öteki çalışmalarla birleşmesi, işbölümü ve meslek ayrımlaşması
açısından bir gerilemedir. İşlevler arasında bir bölünme artık meslek
kolları arasında değil, yalnızca erkek ve kadın arasında
gerçekleşmektedir. Bu durumda tarıma dayalı uygarlıklar, genel olarak
uzmanlaşmayı destekleseler bile, meslek olarak sanatçılığa geçici
olarak son verirler. Yalnızca kadının uğraştığı sanat dalları değil,
erkeğin üzerinde kalan sanatlar da bir yan uğraş niteliğiyle
sürdürüldüğünden, sözü edilen değişim çok daha köklüdür. Gerçi bu
evrede henüz zanaat uğraşının tümü -belki silah yapma sanatının
dışında- bu tür bir “yan uğraştır”; ama bir noktanın unutulmaması
gerekir: Öteki zanaat uğraşlarının tersine, sanatsal çalışmanın ardında
kendine özgü bir gelişim süreci vardır ve bu çalışma ancak şimdi az çok
özenci bir boş zamanlan değerlendirme uğraşına dönüşür.
Bağımsız
sanatçılığın, biçimlerin yalınlaştırılmasının ve şemalaştırılmasının
bir nedeni mi, yoksa bir sonucu mu olduğunu söylemek güçtür. Geometrik
biçem, yalın ve geleneksel örgeleriyle (motifleriyle) hiç kuşkusuz
doğalcı biçem kadar özel yetenek ve köklü hazırlık gerektirmez; bu
biçemin olası kıldığı özencilik ise biçimlerin kabalaştırılması büyük
katkıda bulunur.
Tarım ve hayvancılık insana bol zaman bırakır.
Tarımsal çalışma ancak belirli mevsimlerde yapılabilir. Kış uzundur ve
önemli bir çalışmayı gerektirmez. Cilalı Taş Çağı sanatı bir ‘köylü
sanatı” özyapısındadır; bunun nedeni yalnızca bu sanatın, nesnel ve
direniş eğilimindeki biçimleriyle, köylü sınıfının gelenekçi ve tutucu
yapısına uygun düşmesi değil, aynı zamanda bu boş zamanın bir ürünü
olmasıdır. Ancak bu sanat, kesinlikle bugünün köylü sanatı gibi bir
“halk sanatı” değildir. Durum en azından köylü toplamlarının
sınıflaşması gerçekleşmediği sürece böyledir. Çünkü, daha önce de
belirtildiği gibi, “halk sanatı”, ancak “egemen sınıfın sanatının bir
karşıtı” olarak anlam taşır; buna karşılık “egemen ve ezilen sınıflar,
yüksek, güç beğenen ve aşağı alçakgönüllü sınıflar” biçiminde
bölünmemiş olan bir halk yığınının sanatı, “halk sanatı” olarak
nitelendirilemez; çünkü ortada bundan başka sanat yoktur.
Cilalı
Taş Çağının köylü sanatı, yukarıdaki ayrımlaşma tamamlandıktan sonra,
artık “halk sanatı” değildir; çünkü o zaman yoğrumlu sanatların
yapıtları yalnızca varlıklı üst sınıfındır ve bu sınıfça, başka
deyişle, çoğu kez bu sınıfın kadınlarınca yaratılır. Penelope
hizmetçileriyle birlikte dokuma tezgâh başında otururken, bir ölçüde
henüz zengin bir köylü kadınıdır ve Cilalı Taş Çağı kadın sanatının
mirasçısıdır. Daha sonra aşağı görülen el emeği çalışma burada, en
azından kadınlarca evde yapılan iş niteliğini taşıdığı ölçüde, henüz
onur vericidir.
Tarihöncesi çağın sanatsal anıtları, sanatın
toplumbilimi açısından özel bir önem taşır. Bunun nedeni, yalnızca bu
anıtların toplumsal koşullardan daha ileri ölçüde bağımlı olması
değildir; bu anıtlar toplumsal varlık ile sanatsal biçimler arasındaki
bağıntıları, daha sonraki çağların sanat ürünlerinden çok daha açık
biçimde sergiler. Tüm sanat tarihinde bir biçem değişikliğiyle,
ekonomik ve toplumsal koşulların eşzamanlı değişimi arasındaki
bağıntıyı, Erken Taş Çağı’ndan Geç Taş Çağına geçiş kadar belirgin
gösteren bir örnek daha yoktur. Tarih öncesi kültürler, toplumsal
varlık koşullarına dayanan kaynaklarının belirtilerini daha sonraki
kültürlerden çok daha açık biçimde ortaya koyarlar; sözü edilen sonraki
kültürler de, geçmişten birlikte getirilen ve bir ölçüde artık donup
kalmış biçimler, yeni ve henüz canlılığını koruyan biçimlerle çoğu kez
birbirinden ayrılması olanaksız bir konumda karışmıştır. Sanatını
araştırdığımız evre ne denli gelişmişse, bağıntıların örgüsü de o denli
karmaşık ve bu bağıntıların dayandığı toplumsal temel o denli siliktir.
Bir sanat türünün, bir biçemin, bir cinsin yaşı ne denli ileriyse,
gelişmenin kendine özgü, içkin, dışardan “etkilenmeyen” yasalara göre
gerçekleştiği yollar da o denli uzundur; bu özerk gelişme evreleri ne
denli uzun olursa, o sırada söz konusu biçim bütününün tek tek
öğelerini toplumbilimsel açıdan yorumlamak da o denli güçleşir. Cilalı
Taş Çağı’nı izleyen ve köylü kültürlerinin daha devimsel, endüstri ve
tecime dayanan kent kültürlerine dönüştüğü çağ, çok karışık bir
yapıdadır; bu yüzden belli olayların toplumbilimsel yorumu artık çok
doyurucu sonuçlar vermez. Geometrik süslemeci sanat bu noktada
sarsılmaz biçimde kökleşmiştir; bu sanat, belli bir toplumsal neden
gösterilemeksizin, uzun süre geçerliliğini korur. Tarih öncesinde
olduğu gibi, henüz her şeyin yaşama dolaysız bağlı bulunduğu,
özerkleşmiş biçimlerden, eski ile yeni, aktarılmış ve yeni yaratılmış
arasındaki ilke ayırımlarından söz edilemeyeceği yer de, kültür
olgularının toplumbilimsel açıdan temellendirilmesi henüz kolaydır ve
sınırları belli olacak biçimde gerçekleştirilebilir niteliktedir.
Türkçesi : Ahmet Cemal, Argos- Şubat 1992
|