Edibe Uzunoğlu - Gülay Topaloğlu
Eski
coğrafyacıların Küçük Asya adını verdikleri Anadolu, Asya ile Avrupa
arasında uzanan, üç yanı denizler ve sıradağlarla korunmuş bir
yarımadadır. Farklı iklim kuşaklarında bulunması ve bereketli
topraklarıyla yüzyıllar boyunca insanoğlunun göçlerine uğramış olması
nedeniyle, çeşitli yönlerden gelen toplulukların oluşturdukları
uygarlıklara yurt olmuştur.
Kazılarda ortaya çıkarılan
kalıntılar, Anadolu’daki en eski insan topluluklarının Paleolitik çağ
ya da “Eski Taş çağı” ile “Mezolitik çağ” denen Orta Taş çağında
yaşamış olduklarını belgelemektedir. Arkeolojinin yanı sıra öteki bilim
dallarınca da desteklenen araştırmalar sonucunda, bu çağların, İ.Ö.
600.000 ile 8.000 yılları arası gibi çok uzun bir zaman aralığını
kapsadığı ortaya konmuştur. Paleolitik çağ insanlarının yaşamları
tüketim ekonomisine dayanıyordu. Besinlerini avlayarak ve toplayarak
elde ediyorlardı. Henüz göçebe hayatı sürdüren bu insanlar, kendilerine
barınak olarak mağaraları ve kaya sığınaklarını seçmişlerdi. Bol av ve
besin bulabilecekleri yerlere göç ediyorlar, avlanabilmek ve öteki
yaşam gereksinmelerini sağlayabilmek için alet edevata ihtiyaç
duyuyorlardı. Bu insanlar, doğada hazır buldukları taşları kullanmanın
yanında, kırılgan bir özelliğe sahip çakmaktaşını keşfetmişler ve
çeşitli aletler yapmışlardır.
Paleolitik çağ, uygarlık tarihinin
ilk sayfasını oluşturmaktadır. Bu dönemin en özgün ve işlevsel aletleri
ise balta şeklinde biçimlendirilmiş olan “el baltaları” ve
“kazıyıcılar”dır. Geniş bir zaman dilimini kapsayan Paleolitik çağın
son dönemlerinde büyüsel ve dinsel inançlar oluşmaya başlamış,
barınakların duvarları, av ve bereketle ilgili resimlerle süslenmiştir.
Paleolitik
çağın bir üst aşamasına ise Mezolitik çağ denir. Bu dönemde insan, alet
çantasını daha da zenginleştirmiş, yaşamını kolaylaştırmaya
çalışmıştır. Yontma taş endüstrisi daha ince bir işçilik kazanmış, alet
boyları oldukça küçülmüştür. “Mikrolit” olarak adlandırılan geometrik
biçimli minik mesnelerin, boynuz, kemik, odun türünden maddelerden
yapılmış saplara dizilerek, orak benzeri aletler gibi kullanıldığı
biliniyor. ınsanoğlunun yaşam biçiminde ilk köklü değişim, Neolitik
çağda olmuştur. Bu döneme, “Yeni Taş çağı” ya da “Cilalı Taş çağı”
diyoruz. ınsan, artık, çevresindeki bitki ve hayvan cinslerinden
bazılarını evcilleştirmiş, bu yolla bir üretim aşamasına varmıştır.
Buna bağlı olarak, avcı ve göçerler yerleşik bir yaşam düzenine
ulaşmışlar, ilk köyler kurulmaya başlanmıştır.
ılk üretimciliğe
geçiş evresinde kurulan köylerin ıimdiye kadar tanıdığımız en eskisi
ise, Diyarbakır yakınlarındaki Çayönü Tepesi’dir. Bu dönemin bir kültür
tabakalaşması içinde incelenen 1.evresi, araştırma sonuçlarına göre
İ.Ö.7250 - 6750 yılları arasına tarihlenmektedir. Kazılar sonucu gün
ışığına çıkan mimari, ilk üretim aşamasındaki bir köy yapılaşması için
olağanüstü boyutlardadır. Izgara ve hücre planlı alt yapıya sahip
binalar, bunun birer kanıtıdır. Çayönü evleri, dikdörtgen plana sahip,
kerpiç duvarlı ve düz damlı yapılardır.
Çayönü sakinleri,
Anadolu’nun en eski çiftçileri olmuşlardır. Buğdayı tarıma almış olan
bu insanlar, çeşitli saplara takılmış kesiciler, öğütme taşları, tokmak
gibi aletleri besi üretimi için kullanmışlardır. Çayönü halkı, madeni
de ilk kez kullanan Neolitik çağ köylüsüdür. Çevrede bol miktarda
bulunan bakırı döverek işlemiş ve çeşitli süs eşyaları yapmışlardır.
Çok gelişkin bir köy yaşantısına sahne olan Çayönü, her biri ayrı bir
olgunun simgesi heykelcikler, süs takıları, taş ve kemik aletlerle
günümüze ölü bir köy olarak gelmiştir.
Yakındoğu, Anadolu ve Ege
dünyasının en büyük ve en gelişmiş Neolitik merkezi olan Çatalhöyük
(İ.Ö.6500 - 5750), Konya’nın güneydoğusundadır. Çatalhöyük insanları,
bitişik düzende inşa edilmiş, dikdörtgen planlı evlerde oturuyorlardı.
Çayönü’ndekilerin aksine, bu evlerde kapı yoktur. Evlere giriş çıkış,
bir merdiven aracılığıyla damlardan yapılıyordu. Dikdörtgen planlı
yapılarda duvarlar, içte ağaç dikmeler ve payelerle desteklenmiştir.
Odalarda ise bir ocak ya da fırın bulunuyordu. Duvarların önüne yatmak
ve oturmak için yapılan sekilerin altına aynı zamanda, ölüler de
gömülmekteydi.
Kırktan fazla kutsal mekan ve tapınağın varlığı,
bize, Çatalhöyük’ün önemli bir tapınma merkezi olduğunu düşündürüyor.
Bu mekanların duvarları, sıva üzerine av-bereket büyüsü ile ilgili
sahneler ve dinsel resimlerle süslenmiştir. Kabartma olarak yapılmış
leoparlar, boğa ve koç başları, boğa doğuran tanrıça gibi figürler,
süsleme ögesi olarak kullanılmıştır. Bu mekanlarda geometrik
süslemelere de sıkça rastlanır.
Öte yandan, pişmiş toprak ve
taştan yapılmış tanrıça heykelcikleri, binlerce yıldır önemini korumuş
olan ana tanrıça kültünün bu çağlardan beri var olduğunu
kanıtlamaktadır.
Çatalhöyük sakinleri için avcılık çok
önemliydi. Bu nedenle av bereketi için görkemli törenler düzenlemiş,
türlü silahlar yapmışlardır. Bir erkek mezarında bulunmuş ve ölüye
armağan olarak bırakılmış olan hançer (Ankara Anadolu Medeniyetleri
Müzesi), bu konuda eşsiz bir örnektir. Ana malzemesi çakmaktaşı olan bu
hançerin, kemikten yapılmış sapı ise sarılmış yılan biçimindedir.
Gelişkin
bir kültüre sahip Çatalhöyüklüler, doğa olaylarından da
etkilenmişlerdir. Yöredeki volkanik Hasandağı’nın patlaması olduğu
sanılan bir duvar resmi, o dönemden günümüze kalan önemli belgeler
arasındadır. Ayrıca, Çatalhöyüklülerin maden kullandıklarını da
günümüze gelmiş bazı nesnelerden anlıyoruz. Madeni süs eşyaları,
takılar, damga mühürler ve çeşitli aletler, bu açıdan bizim için birer
kültür mirasıdır.
Neolitik çağ kültürünü yansıtan bir başka
yerleşme de Burdur’un güneybatısındaki Hacılar’dır. Bu dönemde yapılan
ve İ.Ö. 5700 - 5600 yıllarına tarihlenen kaplar, daha sonraki
Kalkolitik çağın olgun çanak çömlek tekniğinin ilk öncüleridir. Burada
bulunmuş olan kadın başı biçimindeki törensel kap (Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi), büyük bir olasılıkla ana tanrıçanın başını
simgelemektedir.
Binlerce yıl sonra yazılacak Hitit çivi yazılı
belgelerinde tanrıların kutsal hayvanları ya da onların yalnızca
başları biçimindeki kaplar “Bibru” olarak adlandırılacak, bunlarla
içilen içki ile tanrının kendisinin içildiğine ve bu yolla onunla
bütünleşildiğine inanılacaktır. Bu geleneğin, Anadolu’da çok eski
olduğunu da Hacılar buluntuları kanıtlamaktadır. Öte yandan,
Çatalhöyük’teki ana tanrıça betimli heykel geleneği, Hacılar’da da
sürmüştür. Yalnız, Hacılar’daki örnekler daha stilize ve şematik bir
üslupla yapılmıştır.
Neolitik çağın devamı ise, “Bakır Taş çağı”
dediğimiz Kalkolitik çağdır. Bu dönem, İ.Ö.5500 - 3200 yılları arasına
tarihlenir. Kalkolitik çağda Anadolu’nun kıta özelliği daha belirgin
olarak ortaya çıkar. Geniş bir alana yayılmış yerel kültürler, kimi
zaman birbirlerinden etkilenir, kimi zaman da birbirlerine bağlanırlar.
ılk Kalkolitik çağın ıimdiye kadar tanıdığımız en parlak kültürü,
Hacılar’da gelişmiştir. Hacılar halkı, mutfak, kuyu, işlik, atölye,
tapınak gibi farklı işlevleri olan yapılar inşa etmiş, tüm bu bölgeleri
dış etkilerden korumak için kalınlığı zaman zaman üç metreyi bulan sur
duvarları yapmıştır. Üretime dayalı yerleşik toplum düzeninin
yaygınlaşması, ilişkilerin farklı boyutlar kazanmasına neden olmuş; bu
ilişkilerin olumsuz yanları da birtakım savunma sistemlerinin doğmasına
yol açmıştır.
Hacılar sakinleri, gerek çanak çömlek yapımında
gerekse onları renkli bir biçimde süslemede, üstün bir düzey
tutturmuşlardır. Bu, yalnız Anadolu için değil, tüm Önasya ve Ege
dünyası için de bir doruk noktası sayılır. Hacılar’da Neolitik çağın
son dönemlerinden beri yapılan pişmiş topraktan tanrıça heykelleri,
ıimdi, daha stilize bir üslup kazanmışlardır. Bu dönem örnekleri, ılk
Tunç çağında görülecek olan ana tanrıça simgelerinin, idol tiplerinin
öncüleri sayılırlar.
Güney ve Doğu Anadolu’daki Kalkolitik çağ
yerleşmeleri ise, Suriye ve Mezopotamya kökenli kültürlerin izlerini
taşır. Bu bölgenin özgün çanak çömleklerini de koyu yüzlü perdahlı
olarak çeşitli formdaki pişmiş toprak kaplar oluşturur. Bugün Keban
baraj gölü altında kalmış olan Tepecik yerleşmesinde ele geçen, koyu
yüzlü perdahlı kaplar, iyi işçilik sergileyen örnekler arasındadır.
Atatürk
barajı nedeniyle yapılan kurtarma kazıları ve Malatya Arslantepe
kazısı, Doğu Anadolu’nun gerek Malatya-Elazığ ve gerek Adıyaman-Urfa
yörelerindeki kültür gelişimine ışık tutan sonuçlarını vermeye
başlamıştır. Malatya’nın kuzeydoğusundaki Değirmentepe’de bulunan ve
“Bulle” olarak adlandırılan mühür baskılı kil topanları, olgun bir
ticaretin varlığını kanıtlıyor. Çeşitli kaplara konan ticari mallar
iyice bağlandıktan sonra, bağ üzerine konan ıslak kile ilgili kişinin
ya da köyün mührü basılıyor; böylelikle, ticari mallar bir tür emniyet
altına alınıyordu.
Bakırın ilk kez kullanılmaya başlandığı
Kalkolitik çağın öteki yerleşme merkezleri arasında, ıç Anadolu’da
Alişar ve Alacahöyük, Batı Anadolu’da Beycesultan, Kuzeybatı Anadolu’da
İstanbul Fikirtepe ve Pendik ilk akla gelenlerdir.
Daha sonra,
İ.Ö. 3200 - 1800 yılları arasında oluşan bir kültür zinciri
gelmektedir. Bu dönem, Tunç çağı olarak adlandırılır. Bu dönem adını,
bakıra en az % 10 kalay karışımı sonucu ortaya çıkan bir alaşımdan
almaktadır. Tuncun yanı sıra tüm madenler, bu arada altın, gümüş gibi
değerli olanlar da olağanüstü bir düzeyde işlenmiştir. Bu, Neolitik
çağda Çayönü’nde bakırın ilk kez işlenmesiyle başlayan binlerce yıllık
bir deneyim ve evrimin sonucudur. İ.Ö.3000 - 2000 yılları arasındaki
dönem, ılk Tunç çağı olarak adlandırılır. Madencilik gelişmeye
başlamış, uzmanlık gerektiren meslek grupları ortaya çıkmış, buna bağlı
olarakda iş bölümüne dayalı kent yaşamı doğmuştur. ılk siyasi
örgütlenme de bu dönemde başlamıştır.
Anadolu’nun hemen tüm
bölgelerine yayılmış olan bu dönem yerleşmeleri arasında Malatya
yöresindeki Arslantepe, önemli bir örnektir. Arslantepe, Tunç çağında
bir beylik merkezi olarak karışmıza çıkmaktadır. Bu yerleşmedeki en
önemli buluntu topluluğunu madenler oluşturmaktadır. Bunlar arasında
kılıçlar, ıimdiye kadar tanınan en eski örneklerdir.
Çağın
özellikle son evrelerinde, gelişim Orta Anadolu’nun kuzeyinde olmuştur.
Alacahöyük, Horoztepe, Mahmatlar, Hasanoğlan, Eskiyapar, ıkiztepe
önemli buluntu merkezleridir.
Alacahöyük’te soylu beylere ait
mezarlar bulunmuştur. Etrafı taş duvarlarla çevrili dikdörtgen odadan
oluşan bu mezarların, birkaç kuşak boyunca kullanılmış olduğu
sanılmaktadır. Bu mezarlarda, göz kamaştırıcı zenginlikte ölü
armağanları bulunmuştur. Altın kaplar, boğa ve geyik heykelleri,
değerli taş ve maden takılar, çeşitli törensel semboller bu örnekler
arasında ilk akla gelenlerdir. Mezarlardaki ölü armağanları arasında,
ana tanrıça heykelciklerine de rastlıyoruz. Alacahöyük mezarlarında
bulunmuş, elele tutuşan iki kadından oluşan stilize ikiz idol, altın
dövme tekniğinde değerli bir örnektir. Ana tanrıçayı simgeleyen bir
başka örnek ise, Hasanoğlan heykelciğidir. (Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi, İ.Ö. 3. bin yıl sonu). Bu örnek gümüş ile altın
kullanılarak dökme ve kaplama tekniği ile yapılmıştır.
Batı
Anadolu bölgesinde en önemli merkez ise Troya’dır. I-V arasındaki
tabakalar, ılk Tunç çağına aittir. Troya, I. tabakadan itibaren çevresi
surlu müstahkem bir kenttir. Coğrafi konumu nedeniyle de doğudan ve
batıdan gelen etkilere açıktır. Yapılar girişi dar taraftan olan bir
plan gösterirler (megaron). Giriş yönündeki duvarların öne doğru
uzantısı ise bir sundurma oluşturur. Evler, saraylar, tapınaklar hep bu
ana plandan gelişmiştir. Öte yandan, kadın biçimindeki kap ve kapaklar,
ana tanrıça betimlerinin çanak çömlek alanındaki örnekleridir.
Troyalılar madencilik konusunda üstün bir bilgi ve beceriye sahiptiler.
Yerleşimi oluşturan çeşitli tabakalardan ele geçen hazineler, bu
üstünlüğü açık bir biçimde kanıtlamaktadır.
İ.Ö. 3. bin yılda
yazı Anadolu’da henüz bilinmiyor, ama Mezopotamya’da kullanılıyordu. Bu
tarihlerde Anadolu için Tarih Öncesi Çağlar geride kalmış,
Protohistorik çağlara girilmiştir. ılk Tunç çağının sona erdiği 2. bin
yıl, Anadolu’da Hitit dönemi olarak tanımlanır. Tunç çağı boyunca doruk
noktasına ulaşan madencilik, bir yandan da, bölgeler ve ülkeler arası
ticaretin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Gerçi Küçük Asya zengin
altın, gümüş ve bakır yataklarına sahiptir. Ama, tunç alaşımında
kullanılan kalay bakımından fakirdir. Bu durum, Mezopotamya’daki Asurlu
tüccarları harekete geçirmiştir. Bu tüccarlar, Anadolu’da yerli
krallıkların koruyuculuğunda pazar yerleri “karumlar” kurarak ilk
ticaret örgütünü gerçekleştirmişlerdir. Kurulan bu yoğun ticari
ilişkiler yoluyla, yazı da Anadolu’da kullanılmaya başlanmıştır. Baş
pazar yeri ise, Kayseri yakınındaki Kültepe’de Kaniş Krallığının
koruyuculuğundaki “Karum Kaniş”tir. Bulunan çivi yazılı tabletlerde bu
ticaretin nasıl gerçekleştiği, neler satıldığı, ne kadar masraf
yapıldığı en ince ayrıntısına kadar anlatılmaktadır.
Hititler
Anadolu’ya, ılk Tunç çağının son yıllarında küçük gruplar halinde
girmişlerdir. Ancak, nereden geldikleri konusu, tam aydınlanmamıştır.
Hitit uygarlığının temelleri, ı.Ö. 18. yüzyıl ortalarında, Asur ticaret
kolonilerinin son bulmasına kadar geçen süre içinde atılmıştır. Bu
dönem, Anadolu için bir altın çağdır. Geleneksel kültürle Suriye ve
Mezopotamya’ya özgü niteliklerin kaynaştığı olağanüstü bir alaşım söz
konusudur. “İlk Hitit Evresi” olarak tanımlanan bu çağda çanak çömlek
eski Anadolu geleneğini sürdürmüştür. Çeşitli formdaki törensel kaplar
oldukça yaygındır. Bunlar arasında hayvan, çarık ya da çizme biçimli
özgün örnekler bulunmaktadır. Bu arada, Kültepe Kaniş Karum’undan kadın
ve erkek yüzü kabartmalı, boynuz kulplu törensel kap (Ankara Anadolu
medeniyetleri Müzesi, İ.Ö. 19. yüzyıl), baş tanrı ve tanrıçanın
birlikte betimi olarak yorumlanabilir.
Kuşar Kralı Anita ile
başlayan Hitit Devleti, İ.Ö. 1600 yıllarında I. Labarna ile devam
etmiştir. Labarna, Kuşar’da bulunan başkenti, bugün Çorum’a bağlı
Boğazkale’deki Hattuşa’ya taşımıştır. Bu kent, Hitit Devletinin yıkılış
tarihi olan İ.Ö. 1200’e kadar başkent olarak kalmıştır. Hattuşa,
çevresi 7 km.yi bulan surlarla kaplı idi. Kentin çeşitli yönlerde
birçok kapısı bulunuyordu. Bunların en önemlileri ise güneydeki üç
kapıdır. “Kral kapısı” olarak adlandırılan birinci kapının iç kısmında
bir kral kabartması bulunmaktadır. En güneyde, yapay bir tepenin
üzerindeki “Yer kapı”nın altında ise potern olarak adlandırılan büyük
bir yeraltı geçidi bulunmaktadır. Bu kapıda ayrıca, ikisi kent dışına,
ikisi de kent içine dönük dört sfenks yer almaktadır. Güney surunun
batısında ise “Aslan kapı” bulunmaktadır. Bu kapının dışa bakan
kısmında ise, aslan protonları vardır.
Hattuşa’da bugüne kadar
yedi tapınak gün ışığına çıkarılmıştır. Kent törensel bir yolla, 2 km.
kuzeydoğuda yer alan ünlü açık hava tapınağı Yazılıkaya’ya
bağlanıyordu. Yazılıkaya, duvarları kabartmalarla süslü iki kaya
boıluğundan oluşur. Önünde ise bir tapınak yer alır. Birinci ana
boılukta, kuzeyde Hitit tanrılar dünyasının baş tanrı ve tanrıçasının
karışlıklı kabartmaları bulunmaktadır. Ayrıca tüm duvarlar, çeşitli
tanrı ve tanrıçaların kabartmaları ile doludur. Birinci boıluktaki bir
başka önemli kabartma ise, kral IV. Tuthaliya betimidir. Hitit dini çok
tanrılıdır. Bu, Yazılıkaya kabartmalarında açık bir biçimde
izlenebilir. ıkinci kaya boıluğunda yer alan, arka arkaya sıralı 12
tanrı kabartması, bunun güzel bir örneğidir.
Hitit sanatının en
yetkin örneklerini heykel ve kabartma alanında buluruz. Bu alandaki
örneklere, belli başlı bütün Hitit merkezlerinde rastlanır. Alacahöyük
sfenksli kapı kabartmaları, en özgün yapıtlardan biridir. Küçük heykel
ve kabartma sanatının konusu da dinseldir. Altından tanrı ve tanrıça
heykelcikleri ile dağ kristali tanrı heykelciği (Adana Müzesi, ı.Ö.
14/13. yüzyıl), bu alandaki yetkin örneklerdir.
Hititler
genellikle, Anadolu’ya özgü bir mühür tipi olan damga mühürü
kullanmışlardır. Altın, gümüş ve tunçtan yapılmış bu tür mühürlerin
yanı sıra, Mezopotamya ve Suriye ile olan ilişkilere bağlanabilecek
olan, silindir mühürlere de rastlanır.
Dini anlayış, çanak
çömlek yapımında da kendini belli etmiştir. Dini işlevi olan çanak
çömleğin yapımına çok özen göstermişlerdir. Çivi yazılı belgelerden
tanıdığımız bibrular, bu türün önde gelen örnekleridir. Fırtına tanrısı
şarruma’nın iki boğasını (Hurri-şerri) betimleyen heykel biçimli kaplar
(ryhtonlar), bu konunun en özgün yapıtlarıdır (Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi).
Bir başka önemli çanak çömlek grubunu
ise, libasyon testileri diye adlandırılan örnekler oluşturmaktadır.
Bunlar, tanrılara içki sunma işlevi taşıyan kaplardır. Bu testilerin en
belirgin özelliği, gaga ağızlı olmalarıdır. Çivi yazılı belgeler, gerek
bibruların gerek libasyon testilerinin madenden yapıldıklarını
belirtiyor. Ama elde yalnızca pişmiş topraktan yapılmış olanlar vardır.
Ancak, bunların yapımında maden kapların örnek alındığı belirgindir.
Anadolu’daki
ilk siyasi birliği oluşturan Hitit İmparatorluğunun varlığı, batıdan
gelen kavimlerin istilası sonucunda, ı.Ö. yak. 1180’de son bulur.
Ancak, Anadolu’da sürekli bir gelişim söz konusudur. Yeni kavimler,
devraldıkları kültür mirasına kendilerine özgü olanı da ekleyerek,
başka başka uygarlıklar oluşturacaklardır.
alıntıdır
http://www.istanbul.edu.tr/Bolumler/guzelsanat/hitit.htm