|
|
 |
 |
Okunma |
|
2059 |
Rönesanas
sanatının büyük ustası Leonardo, 1516’da Fransa Kralı 1. François’nın
çağrılısı olarak Fransa’ya gitmiş ve kralın Amboise yakınında kendisine
verdiği şatoya yerleşmiştir. Son çalışmalarını burada yapan sanatçı,
ancak 1519’a kadar yaşamıştır. Ertesi yıl, ıtalyan sanatının bir başka
dehası, Raphaello da genç yaşta ölmüştür. 1520, sanatsal açıdan bir
değişimin başlangıç noktasıdır. Raphaello’nun genç yaşta ölümü,
sanatında bir değişimi olanaksız kılmış, yapıtları genelde Rönesans
üslubunun tipik örnekleri olarak kalmıştır. Oysa Michelangelo, 16.
yüzyılın başından itibaren daha değişik bir anlatıma yöneliş, biçim
açısından Rönesans’tan farklı bir üslüp oluşturmuştur. Bugün
Maniyerizm sözcüğünü yaklaşık 1520-1600 arasında özellikle ıtalya’daki
sanatsal değişimleri tanımlama için kullanıyoruz. Bu tanımın kökeninde
Vasari’nin (1511-1574) kullandığı ve bu dönemde üretilmiş yapıtların
biçimsel niteliklerini vurgulayan “Maniera” sözcüğü yatmaktadır. Bu
dönemin yapıtları sanat tarihinde önceleri klasik karıştı, kötü,
başarısız kopyalar olarak nitelenmiştir. Sözcük 1920’lerde de yüksek
Rönesans ile Barok üslup arasındaki ayrımı belirtmek için
kullanılmıştır. Oysa günümüzde Maniyerizm’in, 16. yüzyılın ikinci
çeyreğinden itibaren çeşitli sosyal hareketlerin de desteklediği özgün
bir üslup olduğu kabul edilmektedir. Aslında Maniyerizm, kurallara ve
şemalara bağlı Rönesans’tan Barok üsluba bir geçiş olarak da
adlandırılabilir. Maniyerist
üslubun tipik özellikleri, mimari alanında açık bir biçimde
görülebilir. Daha Rönesans döneminde sanatçılar, kentsel planlama
konusunda araştırmalar yapmışlardır. Raphaello da Roma’da birçok kazıya
katılmış, kentin ilkçağdaki düzenleme anlayışıyla yeniden ele alınması
konusunda çalışmalar yapmıştır. Mimari alanında da çalüşan
Raphaello’nun öğrencilerinden biri de Giulio Romano’dur (1492/99-1546).
Onun, Mantua yakınında Dük Federico Gonzaga’nın sayfiye sarayı olarak
yaptığı Palazzo del Te, Maniyerist mimarinin tipik örneklerinden
biridir. ılkçağın mimari formları, bu yapıda oldukça yaygın bir biçimde
kullanılmıştır. Cephedeki alınlık, üçlü giriş, Dor düzenindeki sütunlar
Rönesans mimarisinin de kullanmış olduğu formlardır. Ama bu formlardan
bazılarının mimari bir işlevi yoktur. Yapıda, duvara bitiştirilen bir
takım formlar, süsleyici bir üst tabaka niteliği taşırlar. Rönesans
saraylarındaki sağlam, kesme taş duvar düzeni de ılkçağ formlarının
arkasında adeta bir fon oluşturmaktadır. Palazzo del Te bu
nitelikleriyle Maniyerist mimarinin ilk örneklerinden biridir (1526
dolayları). Leonardo
ve Raphaello’nun ölümleriyle, Rönesans’ın üç büyük ustasından geriye
yalnızca Michelangelo kalmıştır. Bu büyük sanatçının üç dalda da
(resim, heykel, mimari) verdiği yapıtlar, Maniyerist üslubun tipik
örnekleridir. Duvara gömülmüş çifte sütunları, kör pencere ve nişleri,
yuvarlak hatlı dekoratif konsollarıyla Floransa Lauranziana
Kitaplığı’nın girişi (1524-26), Michelangelo’nun mimari çalışmalarına
bir örnektir. Tüm bu ögeler, yeni mimari anlayışın ürünleridir. Yalnız
burada, Rönesans’tan ayrılmış olmanın yanında, bireysel tutum da
çarpıcı bir biçimde görülür. Zaten bireysellik, sanatçının keyfi
tutumu, hemen her alanda Maniyerist üslubun önde gelen özelliğidir. Michelangelo,
Roma’daki ünlü San Pietro Kilisesi’nin yapımında da çalışmıştır. Ama
kilisenin yapımında büyük sorunlar çıkmış, sanatçı özellikle inşaat
konusundaki çekişmelerden oldukça yorgun düşmüştür. Onun bu yapıdaki
çalışmalarından günümüze gelmiş olan bir bölüm de kubbedir.
Michelangelo bu tasarım için, Floransa Katedrali’nin kubbesini örnek
almıştır. Ama Floransa Katedrali’nin kubbesindeki Gotik anlayış yerine,
sanatçı burada Maniyerist bir üslupla çalışmıştır. Çifte sütunlar ve
pencerelerle zenginleştirilmiş kubbe kasnağının ve tepedeki aydınlık
fenerinin yüksekliği, Maniyerizm’de bir hayli yaygın olan “oranlarla
oynama”, “değiştirme” tutumuna ilginç birer örnektir. Ayrıca kaburga
dilimleri ve üstlerindeki pencereler de kubbenin genel görüntüsüne
plastik bir etki katmaktadırlar. Michelangelo
tek tek yapıların yanında, Maniyerist üslup içinde bir kentsel mekan
tasarımı da yapmıştır. Roma Senatörler Meydanı, onun bu alandaki ilginç
bir çalışmasıdır. Bu tasarımda ortada Marcus Aurelius’un atlı anıtı, üç
yanda cephe düzenlerini yine Michelangelo’nun yaptığ saraylar, bir
yanda ise anıtsal merdivenler yer almaktadır. ikizkenar dörtgen olarak
düşünülmüş meydanda, Rönesans’ın matematiksel düzeninin bireysel bir
yaklaşımla kırılması söz konusudur. Maniyerist
mimari, Venedik’te ise değişik bir biçimde ortaya çıkmıştır. Jacopo
Sansovino’nun (1486-1570) yaptığı San Marco Eski Kitaplığı,
Maniyerizm’in Venedik’teki ilginç bir örneğidir. Deniz ticaretinin
merkezi olan bu kentin zenginliği, yapıların cephelerine de
yansımıştır. Yüksek kabartmalar, meyva çelenkleri, eros figürleri, son
derece görkemli bir görüntü oluştururlar. Zengin süsleme ve güçlü
gölge-ışık etkileri, Venedik’in yerel özellikleri olarak Maniyerist
mimari anlayışı içinde yer almaktadır. Maniyerist
üslubun ortaya çıkmasında Cizvit tarikatinin desteklediği “Karış
Reformasyon” hareketi de büyük çapta etkili olmuştur. Kilisenin toplum
üstündeki gücü, sanata da yansımış, sanatçılar belli öğreti ve ilkeler
ışığında çalışmaya başlamışlardır. Reform hareketine karış Katoliklerin
dinsel alandaki girişimi olan Karış Reformasyon, Cizvitlerin desteğiyle
toplumda büyük ölçüde yaygınlık kazanmıştır. Cizvitlerin
Roma’daki kilisesi Il Gesu’da da Maniyerist bir üslup buluyoruz. Mimar
Vignola (1507-1573), yapının iç mekan tasarımını Katolik müziği ve
duasına uygun bir akustik sunacak biçimde düşünmüştür. Bu da yukarıda
sözünü ettiğimiz hareketin sanatlar üstündeki gücünü göstermektedir.
Yapının cephesindeki iki katlı görüntü ise Barok’u müjdelemektedir.
Büyük kıvrımlar, üçgen ve yuvarlak pencere alınlıkları, duvara gömülü
çifte sütunlar, cepheye hareketli bir görüntü kazandırırlar.
Rönesans’ın yatay ve dikey çizgilerin karıştlığına dayanan dengeli
düzeninin yerini, burada, gölge-ışık oyunlarına açık, girintili
çıkıntılı bir cephe almıştır. Hatırlanacağı
gibi, hemen tüm Rönesans sarayları düz, çizgisel, yalın bir cephe
düzenine sahipti. Oysa Maniyerist dönemde bu mimari tipte de büyük
değişiklikler olduğunu görüyoruz. Vignola’nın Caprarola’da yaptığı
Villa Farnese (1547), bu değişikliğin iyi bir örneğidir. Villa Farnese,
çeşitli rampa ve basamaklarla ulaşılan beşgen bir yapıdır. Dıştan
beşgen olan yapının ortasında ise yuvarlak bir avlu yer almaktadır.
Tümüyle hareketli bir çevre düzeni içinde, biçim değiştirmeye dayalı
Maniyerist bir yaklaşım söz konusudur. Maniyerizm, saray ve villa
mimarisi alanında, Rönesans’ın dar sokak aralarındaki örneklerinden
sonra, daha geniş mekanların açık görüntülerin arandığı bir üslup
olmuştur. Palladio’nun
(1518-1570) Vicenza yakınındaki Villa Capra’sı da bu anlayış
doğrultusunda, bir tepe üstünde yalnız başına inşa edilmiştir. Bu
yapıda simetrik bir düzen söz konusudur. Rönesans’ın kullanmış olduğu
ılkçağ formları, yapının cephesine hakimdir. Yapının dört yanında da
yinelenen giriş düzeni, bir ılkçağ tapınağı cephesi gibi düşünülmüştür.
Aynı özellik, mimarın Venedik’teki Il Redentore Kilisesi için de
geçerlidir. Cephe, ilk bakışta bir ılkçağ tapınağını hatırlatmaktadır.
Ama gerek kubbenin genel görünümü gerek farklı boyutlarda defalarca
yinelenen kırık alınlıklarıyla yapı, Maniyerist bir görüntü sunmaktadır. Raphaello,
Transfiguration (Biçim değiştirme) adlı resmin siparişini 1516’nın
sonuna doğru almıştı. Büyük bir bölümünde kendisinin çalıştığı resim,
onun ölümünden sonra öğrencilerince tamamlanmıştır. Bugün Vatikan
Müzesi’nde bulunan resim, tümüyle Raphaello’nun elinden çıkmış olmasa
da gölge-ışık ve renklendirme konusunda onun vardığı noktayı
göstermektedir. Yapıt, kompozisyon şeması açısından da ilginç bir
örnektir. Üstte, sakin, kısmen aydınlık bir ortamda üç havarisini
tanıklığıyla biçim değiştiren ısa yer alır. Alt bölümde ise, ıiddetli
hareketlerin egemen olduğu dünyasal bir kargaşa söz konusudur. Bu iki
bölümün oluşturduğu genel görüntü, yeni bir resim anlayışının
habercisidir. Jacopo
Pontormo (1494-1556) ise ısa’nın Çarmıhtan ındirilişi (yak. 1528,
Floransa Santa Felicita, Capella Capponi) adlı yapıtıyla Maniyerist
üslubun resim alanındaki ilk örneklerinden birini vermiştir. Meryem’in
çevresindekilerin oluşturduğu dairesel bir kompozisyon içinde ısa’nın
ölü gövdesi, sanki aşağıya doğru kaymaktadır. Her şey, bir tül
hafifliğiyle sağa sola savruluyor gibidir. ınsanların hareketleri,
kumaşların işlenişi, Rönesans resminde görülmeyen bir biçimde, dinamik
ve hafiftir. Sanatçının Kırmızı Giysili Kadın Portresi’nde (Stadelsches
Kunstinstitut, Frankfurt) de renkler açısından aynı yumuşaklık ve
hafifliği buluyoruz. Öte yandan gerek köpeğin tüylerinin, gerek kadının
çeşitli takılarının detaycı bir anlayışla verilmesi, resme zengin bir
görüntü kazandırmaktadır. Pontormo’nun Emmaus’ta ısa (Uffizi, Floransa)
adlı tablosu ise, dinsel öğretilerin resim sanatına etkilerini
sergilemektedir. şematik ve kalıpçı bir anlatımın söz konusu olduğu
resimde Rönesans’ın hümanist yaklaşımının yerini Karış Reformasyon’un
sonucu olarak, kurallara ve dogmalara bağlı dinsel bir resim anlayışı
almıştır. Bu özellik, Maniyerist dönemde çalışmış hemen hemen bütün
büyük sanatçılar için sözkonusudur. (ıleride görüleceği gibi
Tintoretto, El Greco, Michelangelo...) Formların
uzaması, Rönesans’ta kusursuz bir biçimde tanımlanmış olan insan
anatomisinin -bilerek- bozulmaya başlanması, Maniyerist resmin bir
özelliğidir. Francesco Parmigianino (1503-1540) Uzun Boyunlu Meryem
(Pitti Galerisi, Floransa) adlı resminde bu tür deformasyonların en
bilinen örneklerinden birini vermiştir. Resmin adından da anlaşılacağı
gibi, Meryem’in boynu izleyiciye rahatsızlık verecek ölçüde uzun
tutulmuştur. Ayrıca ısa’nın annesinin kucağından aşağıya kayışı,
Meryem’in gövdesindeki oransızlık, hep bu türden çabalardır. Maniyerist
sanatçı, artık anatomik kusursuzluk aramamaktadır. Öte yandan arka
plandaki sütun sırası ve sütunların yanındaki figürün şaşırtısı biçimde
küçük gösterilişi, Rönesans’ın perspektif anlayışını büyük ölçüde
zorlamaktadır. Göz, sağ yandan hızla derinlere çekilmektedir. Artık
sanatçı bireysel bir espriyle Rönesans ressamının hiç düşünmeyeceği
düzenlemelere gidebilmektedir. Sanatçının kendi portresi de
(Kunsthistorisches Museum, Viyana) bu tür resimlerinden biridir.
Dışbükey bir aynaya bakılarak resimlenmiş bu yapıtta ortaya elin
büyüdüğü, başın küçüldüğü -bozulmuş- bir görüntü çıkmıştır. Giderek
modelin bulunduğu mekanın da aynı anlayışla verilişi, resmi Maniyerist
dönemin tipik örnekleri arasına katmaktadır. Rönesans’ta
Meryem ve çocuk ısa’nın resimlendiği yapıtlar ölçülü, dengeli bir
kompozisyon sunmaktaydı. Meryem, çocuk ısa, yanlarda yer alan aziz
figürleri, ideal üçgen şemasına göre yerleştirilirlerdi (örnek olarak
Raphaello’nun Sistine Meryemi ve Saka Kuşlu Meryem adlı resimleri
sayılabilir). Oysa Correggio’nun (1489-1534) Aziz George Altar Resmi
(Gemaldegalerie, Dresden) yeni anlayışın bu tür kompozisyonlara nasıl
yaklaştığını göstermektedir. Kalabalık sahnede formlar birbirine
girmiş, renkler hafif ve uçucu bir nitelik kazanmıştır. Ayrıca öndeki
küçük meleklerin samimi pozları, öteki figürlerin iletişim sağlayan
jestleri, Rönesans kalıplarındaki yumuşamayı ortaya koymaktadır.
Correggio, ısa’nın Mısır’a Kaçırılışı’nı konu alan resminde de sahneyi
gölge-ışık oyunlarının egemen olduğu ayrıntılı bir manzara önünde ele
almıştır. Figürlerin ışık yoluyla verilişi ve hareketleriyle sağlanan
genel görüntüsüyle resim, adeta Barok’u müjdelemektedir. Maniyerist
dönemin bir başka ünlü sanatçısı da Agnola Bronzino’dur (1503-1572).
Sanatçının Toledolu Elenor ve Oğlu’nu gösteren portresi (Uffizi,
Floransa), Maniyerizm’in bu alandaki en tipik örneklerinden biridir.
Özellikle nesnelerin dokularının verilişindeki başarı, ilk bakışta göze
çarpmaktadır. ınsan
figürlerinin kaynaşmış kitleler halinde, abartılı bir anatomik
tanımlamayla verilişi, Maniyerizm’in resim alanındaki en önemli
özelliklerinden biridir. Rosso Fiorentino’nun Musa ve Jethro’nun
Kızları adlı resmi (Uffizi, Floransa), bu konudaki tipik
örneklerdendir. Figürler artık Rönesans’taki gibi kompozisyon içinde
ayrı ayrı yer almazlar. ıç içe geçmiş, deformasyona uğramış bu
gövdeler, aynı zamanda aşırı hareketlerle verilmiştir. Aynı
özellikleri Michelangelo’nun resimlediği Sistine şapeli frensklerinde
de buluyoruz. Michelangelo, şapelin tavan fresklerini 1512 yılında
tamamlamıştır. Aynı yapının bir başka duvarında yer alan Mahşer resmi
ise daha sonra yapılmıştır. Bu kompozisyon, üslup açısından artık
Rönesans’la hiçbir benzerlik göstermez. Aksine, Maniyerist anlayışın en
olgun örneklerinden sayılır. Resimde ortada ısa, yanda ise dairesel bir
düzen içinde insanlar yer alır. Bu grup, spiral bir hareketle
verilmiştir. Yargı gününde ısa, sanki lanetini insanların üstüne
yağdırmaktadır. Kimi onu izlemekte, kimi de bir yana sürüklenip
gitmektedir. Mavi bir fon önünde aşırı deformasyonlar ve güçlü
gölge-ışık kullanımıyla bu resim, Barok üslubun habercisidir. Rönesans
döneminde yetişmiş olmasına rağmen, aslında Michelangelo da dindar bir
kişiliğe sahipti. Sanatçı bir mahşer gününü de ahlakçı bir tavırla ele
almış, bir takım fantastik düzenlemelere gitmiştir. Maniyerist ve Barok
sanat üstünde büyük ölçüde egemen olan Karış Reformasyon, resim
sanatına bazı sınırlamalar getirmişti. Bunların başında da din
adamlarını olur olmaz biçimde resimlemek ve çıplak insan resmi yapmak
geliyordu. Michelangelo’nun bu resmi de sınırlamalardan
kurtulamamıştır. Sanatçının çıplak olarak resimlediği bazı figürler,
özellikle de ısa, sonradan giysilerle örtülmüştür. Kilisenin bu katı
tutumu, ileride bazı sanatçıların Engizisyon önünde hesap vermelerine
kadar varacaktır. Maniyerizm’in
heykel alanında ortaya çıkışı, resim ve mimariye oranla daha erkendir.
Bunun nedeni de Michelangelo’nun daha 16. yüzyılın başında değişmeye
başlayan bireysel üslubudur. Sanatçı Papa IŞ. Julius’un mezar anıtı
için bir takım heykeller yapmıştır. Bunlardan 1513-16 arasında yapmış
olduğu Ölen Esir (Louvre, Paris) adlı heykelde form kusursuzdur, klasik
sanat beğenisi gündemdedir. Ancak, gövdenin almış olduğu biçim, yarım
bırakılmış durumdaki bazı bölümler, heykelin yenilikçi yönünü
sergilemektedir. Bu yapıtta yarım bırakılmış bölümde bir maymun figürü
görülmektedir. Bu, Michelangelo’nun sembolik anlatımlarından biridir.
Büyük koruyucu, sanatsever IŞ. Julius’un ölümü üzerine sanatın düştüğü
esaret ve korumasız kalma durumu anlatılmak istenmiştir. Yine Papa’nın
mezar anıtı için, aynı tarihler arasında yapmış olduğu öteki figür ise
ısyankar Esir (Louvre, Paris) olarak bilinir. Deformasyonun daha
belirgin olduğu bu yapıtta kasılmış, büyük bir enerji barındıran
figürle karışlaşıyoruz. Michelangelo
bu mezar anıtından sonra, Floransa’da ünlü Medici ailesinin mezar
şapelini yapmıştır. San Lorenzo Kilisesi’nde yer alan bu yapıdaki en
önemli çalışmalar ise, Giuliano ve Lorenzo de Medici’nin Mezar
Anıtları’dır. Genç yaşta ölmüş olan Giuliano de Medici’nin mezar
anıtında, figürün dar niş içine yerleştirilişiyle sınırları zorlayan,
dışarı taşacakmış izlenimi veren bir görüntü yaratılmıştır. Anıtın alt
bölümünde ise uzanmış iki figür vardır. Bunlardan soldaki kadın figürü
geceyi, sağdakı ise gündüzü simgeler. Heykeller biçim açısından,
Michelangelo’nun yenilikçi çalışmalarıdır. Kimi yerleri yarım
bırakılmış, kimi organları ise aşırı derecede belirtilmiştir. Artık
heykelde de Rönesans’ın klasik beğenisinden ayrı, yeni bir estetik
anlayış gündeme gelmiştir. Ancak bu tarihten sonra (1520-34)
Michelangelo’nun heykelleri, Maniyerizm içinde tipik örnekler olmaktan
çıkar. Sanatçının son yapıtları, hiçbir üslup içinde yer almaz; onlar,
bireysel bir dramın etkileyici anlatımlarıdır. Bu noktada soyutlamadan
bile söz edebiliriz. Michelangelo’nun
bireysel yaklaşımının en iyi örneklerinden biri, Floransa
Katedrali’ndeki, kendi mezar anıtı için yapmış olduğu Pieta’dır
(1547-55). Bu yapıtta deformasyon en uç noktadadır. ısa’nın anatomi
kurallarının inanılmaz biçimde dışına çıkan gövdesi, heykelin en
dramatik ögesidir. Zaten Maniyerizm anlatım açısından dramatizmin
yoğunluğuna, Michelangelo’nun heykelleriyle ulaşmıştır. Sanatçının
ölümüne değin üstünde çalışmış olduğu son heykel ise Rondanini
Pietası’dır (Castello Sforzesco, Milano). Ne parçaların birbirlerine
göre oranları, ne anatomik bir doğruluk, ne de parlak cilalı bir yüzey
söz konusudur. Yalnızca birbirine ulanmış iki form seçiliyor. Rondanini
Pietası, hemen hemen soyutlama denebilecek bir yaklaşımla biçimlenmiş,
bitirilip bitirilmediği üstüne çok tartışılmış, kronolojik gelişim
içinde eşi olmayan bir örnektir. Michelangelo’nun
bu heykelleri, aslında Maniyerist üslubun dışında ele alınmalıdır.
Maniyerist heykelin gelişimin resim ve mimariye paralel olarak öteki
sanatçılarda daha açık bir biçimde izleriz. Mimariyi anlatırken bir
yapısına değindiğimiz Sansovino, Dostluk Alegorisi adlı heykelinde,
Rönesans’ın niş içindeki tek heykel figürü kalıbını ele almıştır. Ancak
figürün gövdesinin kıvraklığı, elbise kıvrımlarının dökülüşüyle yapıt,
özünde klasik kalıpların bozuluşu yatan Maniyerizm için tipik bir
örnektir. Benvenuto
Cellini (1500-1571) ise Perseus heykelinde (Loggia dei Lanzi,
Floransa), bir anlamda, Michelangelo’nun ünlü Davud’unu yeni anlayış
ışığında yorumlamıştır. Heykel anıtsallık ve anatomik düzgünlük
açısından belki Rönesans’la ilişkilidir, ama yarı karanlıkta kalmış
bölgeler, yer yer süslemeciliğe dökülen el hüneri, Maniyerizm için
tipik özelliklerdir. Çoğu
Rönesans heykelleri karışdan bakılmak üzere tasarlanmıştır. Oysa
Giovanni da Bologna Sabinli Kadınların Kaçırılışı (Loggia dei Lanzi,
Floransa) heykelinde, ancak çevresinde gezinildiğinde tam anlamıyla
izlenebilecek bir kompozisyon oluşturmuştur. Bunu da iç içe geçmiş
formlar, birbirine kaynaşmış figürlerle sağlamıştır. Sanatçının yine
Floransa’daki I. Cosimo Atlı Heykeli ise, Rönesans’ta Donatello ve
Verrocchio’da başarılı örneklerini bulduğumuz atlı portrelerin
Maniyerist üsluptaki örneğidir. Maniyerist
dönemde Rönesans’ın klasik kalıplarının kırılmasında, bireysel
çabaların büyük rolü olmuştur. Michelangelo’nun heykeldeki gelişimine
paralel olarak resimde de El Greco’yu (1541-1614) bireysel bir tavır
içinde görüyoruz. Sanatçı Girit’te doğmuş, Venedik’te eğitim görmüş ve
ıspanya’da yaşamıştır. Bu yüzden sanatı Bizans resminden Maniyerist
Venedik’e, oradan da Engizisyon ülkesi ıspanya’ya değin pek çok etkiyi
bünyesinde barındırır. Bu etkilerin hepsini Kont Orgaz’ın Gömülüşü
(S.Tomé Kilisesi, Toledo) adlı resimde görmekteyiz. Sanatçının Aziz
Martin ve Dilenci (National Gallery of Art, Washington) adlı resminde
ise onun ünlü ince, uzun formlarını buluyoruz. Burada da bir
deformasyon söz konusudur, ama bu kez sınırlar hayli zorlanmaktadır.
Laocoon ve Oğulları (National Gallery of Art, Washington) adlı resim,
deformasyon konusunda El Greco’nun varmış olduğu son noktayı
göstermektedir. Konusu mitolojiden alınan resimde öykü ıudur: Troya
savaşı sırasında Yunanlılar tahtadan büyük bir at yaparlar ve içine
askerlerini yerleştirirler. Troyalılar ise bu atı kente alırlar.
Böylece, aylardır savundukları kenti, adeta kendi elleriyle düşmana
teslim ederler, Tüm bunlar olurken, yaşlı rahip Laocoon atın içeri
alınmasına karış çıkmış, bu yüzden savaşı yöneten tanrıların lanetine
uğrayarak, oğullarıyla birlikte denizden çıkan dev yılanlar tarafından
öldürülmüştür. Bu öykü, Karış Reformasyon hareketinde, tanrısal gidişe
karış çıkmanın sonucunda neler olacağını gösteren bir anlam
kazanmıştır. Böylesine imalı bir sahneyi de sanatçı tümüyle kendine
özgü bir anlayışla ele almıştır. Son
örneğimizi, üslup değişimlerinin belirgin bir biçimde ortaya çıktığı
Venedik’ten alıyoruz. Jacopo Tintoretto’nun (1518-1594) Son Akşam
Yemeği (S.Giorgio Maggiore Kilisesi) resmiyle artık Maniyerizm Barok’a
ulaşmıştır. Leonardo’nun aynı konulu resmi hemen anımsanacaktır. O
yapıtta resim düzlemine paralel olan masayı, Tintoretto, bu kez resim
düzlemine çapraz yerleştirerek kompozisyon düzeni açısından önemli bir
yenilik getirmiştir. Tintoretto da Karış Reformasyon’a gönülden bağlı,
dindar bir kişiydi. Bu resminde de hareketin öğretilerine bağlı
kalmıştır. Yapıt gerek düzenlenişi gerek bağlandığı dinsel-düşüncel
ortam açısından, dönemin en karakteristik örneklerinden biridir. Resim,
heykel ve mimariden verilen örneklerle tanıtmaya çalıştığımız
Maniyerist dönem, ilerleyen yıllarda daha başka yeniliklerle yerini
Barok’a bırakacaktır.
|