|
|
 |
 |
Okunma |
|
1463 |
Rönesans,
XV. ve XVIX yüzyıllarda edebiyat, sanat ve ilim alanında Avrupa'da
görülen kalkınma ve gelişme hareketleridir. Bu da İlkçağ bilgilerinin
incelenmesi ve yenilenmesiyle mümkün olmuştur. Rönesans, insanların
Ortaçağın cehalet ve taassubundan kurtularak tabiata dönmeleri ve
hakikatleri anlayarak düşüncelerini değiştirmeleridir. Rönesans'ın
parolası tabiata dönüştür. Fakat Rönesans denince daha ziyade yeni bir
sanatın gelişmesi mânası anlaşılır. Rönesans
kelime mânasıyla yeniden doğuş demektir. Yalnız îlkçağdaki Yunan ve
Roma medeniyetlerinin Ortaçağda ölmüş olduğu kabul edilemez.
Ortaçağlarda da Avrupa'da bir edebiyat ve sanat vardır. Rönesans daha
ziyade bir uyanıştır. Diğer
taraftan eski Yunan ve Roma medeniyetlerinin (Antikite) sanat, edebiyat
ve ilim eserleri incelenmiş ve onlardan faydalanılmış olmakla beraber,
bunlar, körükörüne kopya edilmemiştir. Rönesans eserleri ayrı bir
özellik gösterir. Bu bakımdan Rönesans Antikite'ye dönüş de demek
değildir. RÖNESANSIN SEBEPLERİ- Eski Yunan ve Roma edebiyat, felsefe, ilim ve sanat eserlerinin incelenmesi, bu eserlerin üniversitelerde okutulması;
- Matbaanın icadı ve kâğıdın bol miktarda yapılması sayesinde yeni buluş ve düşüncelerin kolayca herkes tarafından öğrenilmesi;
- Coğrafya keşifleri sonunda Avrupada edebiyat ve sanat eserlerinden zevk alan bir sınıfın meydana gelmesi;
- Bu zamanda Avrupa'da şair, edip ve sanatkârları koruyan ve kendilerine Mesen denilen kimselerin bulunması;
- Türklerin
İstanbul'u zaptetmeleri üzerine bir kısım Yunan bilginleri İtalya'ya
gitmişlerdi. Bunlar o zaman Avrupa'da unutulmuş olan eski Yunancayı
İtalyanlara öğreterek klâsik eserlerin okunmasına ve bu sayede Rönesans
Ve Hümanizmanın gelişmesine yardım etmiş olmalarıdır.
RÖNESANS'IN İTALYA'DA OLUŞUNUN SEBEPLERİTarihî Sebep: İtalya
Büyük Roma İmparatorluğunun ve medeniyetinin merkezi olduğu için
burada İlkçağın birçok sanat eserleri bulunmakta idi. Romalılar Yunan
sanat eserlerinin birer kopyalarını memleketlerinde yapmışlardı. Eski
Yunan ve Roma sanatının izlerini en çok burada bulmak mümkündü.
Kazılarla yüksek değerde olan eski eserler ve anıtlar meydana
çıkarılmıştı. İtalya Antikite eserleri bakımın dan diğer Avrupa
ülkelerinden çok daha üstün bir durumda idi. İtalya'nın coğrafî durumu:
İtalya'nın Akdeniz'in tam ortasında bulunması, İtalyanlara her
bakımdan çok önemli imkânlar sağlamıştır. İtalyanlar İlkçağda ve
Ortaçağda Akdeniz medeniyetleriyle yakından temas etmek fırsatını
bulmuşlardır. İslâm medeniyetinin tesiri:
Coğrafî durum, İtalyanlara İslâm medeniyetiyle sıkı bir temas temin
etmek imkânını vermiştir. İslamların İspanya ve Sicilya'da açtıkları
medreselere Avrupalılar da devam ederlerdi. Araplar, eski Yunan
edebiyat ve felsefe eserlerini kendi dillerine tercüme etmişler ve
bunun üzerinde incelemeler yapmışlardı. Avrupalılar ilk defa Antikite
eserlerini Araplardan öğrenmiş oldular. Ekonomik sebep:
Bu zamanda Akdeniz ticaretini ellerine geçiren İtalyan şehirleri çok
zenginleşmişlerdi. Diğer taraftan Roma'da bulunan Papalığa Avrupa'nın
dört bir tarafından servet geliyordu. İtalya'da refah artmıştı. Sanat
ve fikir adamları korunuyordu. Siyasî sebep: İtalya parçalanmış bir durumda olmakla beraber Kuzey İtalya halkının geniş ölçüde siyasî haklan ve hürriyetleri vardı. İTALYADA RÖNESANS HAREKETLERİEdebiyatta Rönesans (Hümanizma):
İlkçağların Yunan ve Lâtin edebiyat ve dillerinin bilginleri demek
olan Hümanistler, XV. ve XVI. yüzyıllarda bu klâsik edebiyat
eserlerini inceleyerek ve açıklamalar yaparak yayınlarda bulundular.
Matbaanın icadı onların çalışmalarını kolaylaştırdı. Daha önce el ile
yazıyorlardı. Papaların ve prenslerin yardımlarıyla akademiler
kuruldu. Hümanizmanın ilk merkezi Floransa'dır. Yunanca ve Lâtincenin
öğrenilmesi ve bu dillerle yazılı eserlerin incelenmesi neticesinde
Antikiteyi daha iyi tanımak merakı uyandı. İbranice öğrenildi;
arkeolojiye de önem verildi. Yunan ediplerinden Tusidit (Thucydide),
Sofokles (Sophocles), Demosten (Demosthens), Platon, Lâtin ediplerinden
Çiçeron ve Virjil'in eserleri yayınlandı. İlk
defa Yunanca ve Lâtince yazan Hümanistler XVI. yüzyıldan itibaren
İtalyanca da yazmaya başladılar. Makyavel (Machiavel) ve Gişarden
(Guichardin) tarihî eserler meydana getirdiler. Makyavel Prens adli:
kitabiyle ün kazandı. Ayrıca Floransa tarihini yazdı. Gişarden, İtalya tarihi adlı eseriyle modern tarihçiliğin babası oldu. Yine konularını tarihten alan Ariosto ve Tasso eserlerini nazım olarak ve -destan şeklinde yazdılar. GÜZEL SANATLARDA RÖNESANSGüzel
sanatlarda Rönesans, İlkçağın eserlerini incelemekle gelişti. Ortaçağın
mukaddes tipleri, zarafetsiz ve mânâsız simaları bir tarafa bırakıldı.
Sanat yeni bir şekil ve ruha kavuştu. Roma, Milano ve Venedik güzel
sanatların ünlü merkezleri oldu. Papa Jülyüs ve Leon sanatkârları
korudular. Resim ve heykeltraşlık mimarlıkla birlikte yürüdü. Güzel
sanatların bu üç şubesi birbirini tamamladı. Mimarlık:
Rönesans mimarları Ortaçağın Gotik tarzından kendilerini kurtardılar.
Ölçü, sadelik, tabiilik ve insanı düşündüren bir büyüklük Rönesans
mimarî eserlerinin başlıca vasfı oldu. Ünlü mimarlar Bruneleşi
(Brunelleschi), Bramant ve Mikelânj'dır. Bruneleşi
cesaretle kilisenin üstüne ağır bir mermer kubbe kondurdu. Sen Piyer
kilisesini henüz bitirmiş olan Mikelânj'a nereye gömülmek istersiniz
diye sorulunca: «Bruneleşi'nin eserini ebediyen seyir edebileceğim bir
yere» cevabını vermiştir. Mikelânj ressam ve aynı zamanda heykeltraştı.
Bramant'ın başladığı Sen Piyer kilisesini tamamlamıştır. büyük ressam
Rafael de mimardı. Heykeltraşlık: İlk
defa Yunan heykellerini ve tabiatı taklit etmekle işe başlayan
Rönesans heykeltraşları, konularını genel olarak Ortaçağda olduğu gibi
yine dinden aldılar. En önemlileri Donatello, Giberti ve Mikelânj'dır.
Mikelânj çok büyük bir heykeltraştır. En ünlü eserleri Musa'nın
heykeli, Esirler, Zafer, Mukaddes Aile, Gece ve Gündüz, Alaca Karanlık
ve Şafak'tır. Kesim: Resimde
Rönesans tabiat sevgisiyle başlamıştır. İnsan vücudunun güzelliğine
önem verilmesi, perspektif (eşyanın uzaklık, yakınlık ve durumunun
yarattığı farklar) ve anatominin incelenmesi, fresk'in bulunması,
resimde rönesansı meydana getirmiştir. İtalya'nın
büyük ressamlarının birincisi Floransa resim okulunun kurucusu olan
Giotto'dur. Giotto XIV. yüzyılda yaşamıştır. Tabiat incelemelerine
önem veren realist bir ressamdır. XV.
yüzyılın ünlü ressamı Botticelli'dir. İtalya'da resim XVI. yüzyılda
Leonardo da Vinci, Rafael ve Mikelânj ile en parlak devrine
erişmiştir. Yaşadıkları zamanın kat kat ilerisinde bulunan bu büyük
ressamlar ölmez şaheserler bırakmışlardır. Resimde şekil kadar duygu ve
ifadeye de yer vermişlerdir. Bunu temin için boyayı yerinde kullanmaya,
gölge ve ziya oyunlarından faydalanmaya çalışmışlardır. RÖNESANS'IN AVRUPA'YA YAYILMASIİtalya'da
gelişen Rönesans XVI. yüzyılda diğer Avrupa memleketlerine de
yayılmaya başladı. Fakat her milletin ayrı özellikleri olduğundan
Rönesans, İtalya dışında daha başka şekilde gelişmiştir. Rönesans'ın İtalya dışına yayılma sebepleri: a. Akdeniz
ticaretini ellerine geçiren İtalyanlar komşu milletlerle yakından
temaslarda bulunuyorlardı. Bunlar, gittikleri yerlere Rönesans düşünüş
ve duyuşunu da birlikte götürdüler. b. Roma'da
oturan Papayı ziyarete gelen birçok kimseler, İtalya şehirlerinde
gelişen Rönesans hareketlerini de gördüler ve incelediler. c. Öğrenimlerini
yapmak üzere İtalya'ya gelen Fransız, İngiliz ve Alman öğrencileri
Rönesansı kavramış olarak memleketlerine döndüler. d. Bu
zamanda İtalya harbleri oluyordu (Bak. Par. 157). Ordularıyla İtalya'ya
giren Fransa kiralı ve Almanya İmparatoru burada Rönesans'ın tesiri
altında kaldılar. Dönüşlerinde birçok sanat adamlarını ve Rönesans
eserlerini birlikte götürdüler. İşte bu sebeplerden Rönesans diğer
Avrupa memleketlerinde de gelişmeye
başladı. FRANSA'DA RÖNESANSFransa'da
Rönesans'ın gelişmesi kolay olmadı, İtalyan Rönesansının tesiri yabancı
malı gibi sayıldı. Fakat kral ve prensler Rönesansa taraftar oldular.
I. Fransuva, antikite metinlerinin üniversitede okutulmasını istedi.
II. Hanri yazarları ve sanatkârları korudu. Fransa'da
hümanizm, Kollej do Frans-m kurulmasıyla vücut buldu (1530). Fransız
hümanistleri antikite'nin din, hukuk ve lisan metinlerine de önem
verdiler. İtalyan hümanistleri gibi, metinlerin yalnız yayınlanmasıyla
yetinmeyip, onları, düzelttiler ve tamamladılar. Fransız
mimarları geniş ölçüde İtalyan eserlerinden faydalandılar; fakat
Fransız mimarlığının millî karakteri olan kulelere ve geniş çatılara
da yer verdiler, kiliseden ziyade şato ve saray yaptılar. Ünlü
Fransız mimarları Piyer Lesko ve Jan Bülan'dır. Piyer Lesko Paris'teki
Luvr sarayını, Jan Bulan da Tuileri sarayını yapmışlardır. ALMANYA'DA RÖNESANSAlmanya'da
Rönesans hümanizma ile başladı. Dinî inanış Al-manyada İtalya ve
Fransa'dan çok kuvvetli idi. Alman hümanistleri daha ziyade
antikitenin dinî metinlerim incelediler ve bunun neticesinde katolik
kilisesinin o zamanki inanç sisteminden ayrıldılar. Alman
hümaistlerinin en büyükleri Erasmus, Röklen ve Luter'dir. Erasmus'un
amacı hakikî hıristiyanlığı meydana çıkarmaktı. Eserlerini Lâtince ve
Yunanca yazdı. Resimde İtalyan tesiri pek görülmedi. Alber Burer bu
devrin ünlü Alman ressamıdır. İNGİLTERE VE İSPANYA'DA RÖNESANSİngiltere'de
Rönesans edebiyatta gelişti. Şekspir, antikite eserlerini incelemekle
ve onlardan ilham almakla beraber, konularını daha çok millî
tarihten seçti ve ölmez eserler meydana getirdi. Piyeslerinde geniş
bilgi, kelime bolluğu ve tazelik vardır. Bugün dahi çeşitli
milletlerin tiyatro sahnelerinde eserleri oynanmaktadır. 33 eser
yazmıştır. En meşhurları Hamlet, Otello, Romeo Juliyet ve Sezar'dır.
Şekspir, İngiliz ve dünya Rönesansının en büyük siması olmuştur. İspanya'da
rönesansı Servantes ve Velazkez geliştirmişlerdir. Servantes, Don Kişot
adlı eseriyle büyük bir şöhret kazanmıştır. Ressam olan Velazkez,
Meryem ve portre resimleriyle ün kazanmıştır. BİLGİDE RÖNESANSXVI.
yüzyılda ilimde de rönesans oldu. Matematik re astronomide büyük
ilerlemeler görüldü: Polonyalı Kopernik (Corpernic) dünyanın güneş
etrafında döndüğünü gösterdi. Kadavra
üzerinde deneme yapılmaya başlandı. Kanın küçük devri bulundu. İlim,
iskolastik düşünceden kurtulmaya ve deney metodu ile hakiki şeklini
almaya başladı. RÖNESANS DÖNEMİ KÜLTÜR, SANAT VE FELSEFESİ Raphael, Peri Galateia, 1512-1514 dolayları. Fresko 295x225 cm Villa Farnesina, Roma
Rönesans ortaçağ ile yeniçağ arasında (Özellikle 17. yüzyıla kadar)
yaşanmış olan bir çağdır. Daha kesin bir ifade ile bir geçiş dönemidir.
Yeniden
uyanış, yeniden doğuş anlamında kullanılan bir isimlendirme bu çağ için
çok uygundur. Çünkü bu çağ her bakımdan yepyeni düşünce ve
yaklaşımların, anlayış ve uygulamaların (Sanat, felsefe, din konuları
üzerinde) ortaya konduğu ve yepyeni bir insan olgusunun tarih sahnesine
çıktığı çağdır. Rönesans
bir yeniden yapılanma hareketi olmasına karşın hemen hemen işlediği
bütün konu ve sorunlarda Antik çağ felsefesini temel ve örnek almış,
onu yeniden inceleyip, değerlendirmiştir. Antik çağ felsefesinden çok
şey öğrenmiş, bu felsefe ile pişmiş ve sonraları kendinden de öğeler
katarak geliştirmiş ve kendisinden sonraki 17. yüzyıl ve yeniçağ
felsefesinin hizmetine sunmuştur. Böylece de bugün bile geçerli olan
modern insan kavramının yaratıcısı olmuştur. Aslında
Rönesans akımını Antik çağ felsefe ve kültürünün ve otoritelerinin
tekrar canlandırılıp, taklit edilmesi olarak kabul etmek de tam doğru
değildir. Bu yaklaşım yanlış olmasa bile ancak çok dar kapsamlı bir
yaklaşım olabilir. Çünkü Rönesans oluşumu çok daha geniş ve temelli bir
oluşumdur. Bu
çağın insanı düşünen, kendine dönük, kendini inceleyen, soran,
yargılayan ve kendi öz yargılarını özgürce ortaya koyan insandır.
Kendini bütün dogmalardan ve ön yargılardan arındırma yolundadır.
Aklını kullanır, aklını kendine kılavuz bilir... Bu olguyu daha somut bir şekilde açıklayabilmek için Rönesans‘ı ortaçağ ile karşılaştırmakta fayda var. 1. Ortaçağ’
da insan yaşam ve kültürünü düzenleyen hiristiyan dini ve onun
yöneticisi olan katolik kilisesidir. Kilise her konuda mutlak
otoritedir. Onun düşünce ve inançları kutsaldır ve üzerlerinde
tartışılması bile olası değildir. Ortaçağ filozof ve düşünürüne düşen
görev kilise öğretisini (skolastik öğreti) mantıksal bir takım
oyunlarla temellendirmek ve savunmaktır. Buna karşılık Rönesans’ın ana
eğilimi kendini her türlü bağlılıktan sıyırmak, kendini özgürce
incelemektir. Rönesans insanı doğa ve yaşam üzerindeki gerçekleri arar
ve bu gerçeklere yalnızca akıl ve deney yolu ile ulaşmaya çalışır. 2. Ortaçağ
skolastik felsefesi tamamen kiliseye bağlı ve bütün hiristiyan alemini
bir şemsiye gibi saran ve bütün bu alem içinde etkili olan bir
felsefedir. Yalnızca Latince ile işlenir. Ana teması hiristiyan
inançlarının savunulup, temellendirilmesidir. Bu felsefede çeşitli
ırklar ve uluslar yoktur, yalnızca hiristiyan alemi vardır. Rönesans
felsefesi ise karşımıza artık kendi ulusunun karakterleri ve
özellikleri ile çıkar, yaptıklarını kendi ulusal dilinde verir.
Konuları çeşitlilik kazanmış ve ön yargılardan, doğmalardan
sıyrılmıştır, doğruları kendi öz yargıları ve gözlemleri ile arar. 3. Ortaçağ
düşünür ve filozoflarının tamamı din adamı, yani hiristiyan kilisesinin
hizmetkarlarıdır. Rönesans düşünür ve filozofları ise yazarlar,
araştırmacılar ve üniversite öğrencileridir. 4. Ortaçağ
insanının belirmiş bir kişiliği yoktur. Ondan beklenen ödev tanrının
buyruklarına itaat etmektir. Bu dünyanın nimetlerine yüz çevirmek,
kendini öteki dünya nimetlerine layık hale getirmektir. Rönesans insanı
ise kişiliğini arayan, soran, araştıran, benliğinin bütün canlılığını
ortaya koyan kişiliği ve özelliği olan bir bireydir, individualisttir.
Rönesans Avrupa kültür tarihinde yaşanmış olan bir çağdır. Avrupa
kültürüne özgü ve ona ait olan bir oluşumdur. Hatta bu kültüründe
Latin-German yelpazesinin bir eseridir. Başlangıcı ve ilk filizleri
İtalya’da oluşmuş, sonraları Fransa, Almanya, Hollanda ve İngiltere
gibi diğer Avrupa ülkelerine yayılmıştır. Bizans ırk ve kültürünün
temsilcileri olan İskandinav dünyası bu oluşuma pek katkıda
bulunamamış, fakat benimsemiş ve ona uymuştur. Rönesans
‘ın başlangıcı olarak genellikle 1453 (İstanbul’un Fethi) veya 1517
(Reformation’ un başlaması) yılları kabul edilmektedir. Bu tarihler
kesin değildirler ve yalnızca çağlar içinde bir sayısal değer ifade
ederler. Çünkü daha 14.üncü yüzyılda bile Rönesans oluşumunun
belirtileri tarih sahnesinde görülmeye başlanmıştır. 5. RÖNESANSIN YAYILDIĞI ALANLAR1. RÖNESANS FelsefesİRönesans felsefesinin temel dayanağı ve çıkış noktası İlk çağ Antik felsefesidir. Rönesans,
orta çağ boyunca olduğu gibi bırakılıp, dondurulmuş olan bu felsefeyi
yeniden ele alıp işlemeye başlamıştır. Oluşan özgürlük havası içinde bu
felsefenin öz kaynaklarına inmiş, orta çağ boyunca oluşmuş olan
engelleri kaldırarak ona gelişme yolları açmıştır. Bu felsefeleri iyice
işleyip, kendini geliştirdikten sonra da, öğrencisi olduğu bu felsefeye
kendine özgü eleştiriler ve ekler ile gelişmeler ve yenilikler
kazandırmıştır. Belki
Antik çağ etkisi ve belki de din baskısı nedeni ile Rönesans felsefesi
öncelikle insan sorunu üzerine yönelmiş, insanı incelemiştir. Hümanizma
akımı olarak isimlendirilmiş bu akımda öncelikle Antik çağ eserlerinin
taranması ve tercümeleri yapılmıştır. Bu filolojik çalışmaların sonunda
doğal olarak insanın ne olduğu sorusu (İnsan nedir? Ne olacaktır?)
sorgulanmaya başlanmıştır. Hümanizma
akımının baş mimari Francesco PETRARCA’dır. Petrarca Hıristiyan
skolastik görüşlerinden sıyrılıp, bu dünyanın zenginlik ve coşkuları
ile ilgilenir, daha iyi yaşamak için yaşama sanatının kurallarını
araştırır. Bireyin devamlı ödevinin kendisini geliştirmek olduğuna ve
bunun için de devamlı çalışması gerektiğine inanır De Vita Solitaria
adlı yapıtında kendini geliştirmek ve erdemlere ulaşabilmek için
insanın hatta tek başına yaşayıp, yalnızca kendisini geliştirmek için
çalışması gerektiğini savunur. Petrarca bir anlamda Antik Roma stoa filozoflarının ruhun özgürlük ve mutluluk ideallerini çağının insanına taşımıştır. Giovanni
BOCCACCİO da, kilise ve töre baskılarının ötesinde, insanın bu dünyada
yaşamakta olduğunu, bu dünya ile bağlantılı olduğunu ortaya koyar. Rönesans’ın
ileriki yıllarındaki düşünürlerden Niccolo MACCHIAVELLI insanın ne
olduğu, ne ve nasıl yapması gerektiği üzerinde çalışmıştır. Ona göre
insan bir doğa gücüdür, canlı bir enerji kütlesidir. Böyle bir yaratık,
Hıristiyanlığın alçakgönüllülük ve gönül tokluğunun en yüksek erdem
olarak gösteren öğütlerinin içine sığamaz. Hatta eski çok tanrılı pagan
dinlerini Hıristiyanlıktan daha üstün görür. Çünkü bu dinler, ona göre
insana bu dünyada iyi yaşamayı öğütleyerek onu hayata bağlamışlardır. Çağın sonlarına doğru yaşamış olan Michelde MONTAIGNE de indivudualist Ve
Hümanisttir. İnsan yaşamı ve insan doğasının yapısı onun da çalıştığı
başlıca konudur. “Her şeyden önce ben kendimi araştırıyorum. Benim
fiziğim de metafiziğim de bu.” der. ”İçimizde bir doğa kımıldıyor, ona
kulak verir, yasalarını kavrarsak, erdeme, dolayası ile de mutluluğa
giden yolu bulmuş oluruz.” diye devam eder. Dogmatizmin tam düşmanıdır.
Doğruyu nerede bulmak gerektiğini sorunu onu sonraları Antik çağ
şüpheciliğine götürmüştür. Yalnız o bu akıma klasik öğretisine ek
olarak bir yenilik kazandırmıştır. Antik şüphecilik “hiçbir şey
bilmiyorum, öyle ise bilginin hiçbir önemi yok” yargısına varır.
Montaigne ise böyle pesimist değil, o son sözün “hiçbir şey bilmiyorum
değil, ne biliyorum sorusu“ olmalıdır iddiasındadır. Montaigne’nin insan yaşamının özü ile ilgili sezgileri ve şüphecilik (spepsis) üzerine
düşünceleri devrinde geniş ilgi ile karşılanmıştır. Özellikle
şüphecilik üzerine düşünceleri, bilim karşısında inanca da açık kapı
bıraktığı için Rönesans’ın özgürlük havası içinde iyice yayılmıştır.
Daha sonraları diğer düşünceler (Pierre CHARRON ve Francois SANCHEZ )
şüpheciliğe sistemli bir biçim ve şekil bile kazandırmışlardır. Rönesans felsefesi içinde PLATONİZM ve ARİSTOTELİZM adları altında oluşmuş olan iki akım üzerinde de durmak gereklidir. Ortaçağ,
skolastik felsefesini direkt olarak Antikçağ otoritesi Aristoteles’e
dayandırır. Bu felsefenin karşısında olan Rönesans’ın da Aristo’ya
karşı tepki göstermesi doğaldır. Rönesans,
Aristo karşısında Platon’a derin bir sevgi ve saygı ile bağlıdır.
Platonun yaptıklarını inceler,, adına sevgi dernekleri ve hatta bir
Akademi (Floransa’ da ki Platon Akademisi) bile kurulur. Platon’a karşı duyulan sevginin İstanbul’un işgalini takiben Bizans’tan göçen bilginler tarafından başlatıldığı yaygın olarak iddia edilir. Platonizm’in
yanında Aristoteles felsefesinin özüne inip, onu ortaçağ doğmalarından
arındırıp yeniden incelemeyi amaçlayan bir Aristo çığırı da Rönesans
felsefe akımları içinde var olmuştur. Rönesans’ da Din AnlayışıRönesans
döneminde dini inanç ve düşünceler de değişime uğramış, bağnaz kilise
otoritesine karşı çeşitli akımlar ortaya çıkmıştır. Bu akımların en
önemlisi Reformation hareketidir. Bu hareketi 1517 yılında Wüttenberg
kilisesinin kapısına astığı bildiri ile başlatan Alman rahibi Martin
LUTHER, böylece Hıristiyanlıkta Katolik ve Ortodoks mezheplerinin yanı
sıra Protestanlık mezhebini de kurmuş oluyordu. Reformation
kilisenin bağnaz ve katı tutumuna karşı bir baş kaldırış hareketidir.
Para karşılığı günah çıkarma belgeleri dağıtımı, politika ile içli
dışlı olma, entrikalara bulaşma ve engizisyon müessesinin gaddarlığı
sonucu halk kütlelerinde oluşan hoşnutsuzluk Reformation'u hazırlayan
önde gelen nedenlerdir. Reformatıon'un
özünde, hiç olmazsa başlangıç safhalarında, mistisizm anlayışı yatar.
Kiliseye karşı güvenini yitirmiş olan halk tabakaları zaten daha orta
çağ devrinde tanrı ile bağlantısını ve aradığı teselliyi kendi içinde
ve kimsenin aracılığı olmadan kendi kendine bulma çabasındaydı. Ortaçağdaki
bu mistik anlayışın atası Alman Meister ECKHART’ dır. Mistisizmin ve
dolayısı ile de Reformatıon'un ne olduğunu şimdi onun ağzından
dinleyelim. Ona göre, “Hıristiyan dininin doğruları skolastiğin
bilimleştirmiş olduğu doğmalarda değil, inanan gönüllerin
derinliklerinde yatar. Salt doğruluk insanın kendisindedir. Kilisenin
doğmaları ile törenlerinde değildir. Bilmek, bilen ile bilenin özce bir
olmalarındadır. Bilginlerin en yükseği olan Tanrıyı bilme evrenin bu
özü ile ruhun birleşmesidir. İnsan tanrıyı kendisinde, kendi içinde ise
bilebilir. Tanrı ile insanın özdeşleşmesi olan bu anlayışta insan bir
küçük Tanrı (Mikrotheos) dur. Reformatıon
hareketi çabucak yayılmış ve büyük halk kitlelerini etkisi altına
almıştır. Etki o kadar geniş ve köklü olmuştur ki, Katolik kilisesi
bile bu akım karşısında kendine çeki düzen vermek ve kendini düzeltmek
ihtiyacı duymuştur. Katolik kilisesinin uyguladığı kendi içindeki bu
reform hareketine karşı-reformasyon adı verilir. Reformatıon
ileriki tarihlerde ana kaynağı olan mistisizmden uzaklaşmak ve yıkmaya
çalıştığı Katolik kilisesinin karşısında kendi kilisesini yani kendi
doğmalarını kurmak zorunda kalmıştır. Ama
gene de insanın doğal yönüne değer verdiği ve insana bu dünyadan elini
eteğini çekmeyi öğütlemediği ve insan kişiliğine saygılı olduğu için
tam bir Rönesans hareketidir. Rönesans
din kültüründe karşılaşılan bir diğer akımda DOĞAL DİN akımıdır. Bu
akım tam olarak Rönesans’ ın özüne uygun bir akımdır. Her türlü dış
formdan, töre ve doğmalardan uzak olan bu dinsel yaklaşımda tüm din
doğrularının kökeni vahiyde değil, insan aklında aranır. Din tanrının açılması (Vahiy) değil, insan aklının ürünüdür. Bu akımın tipik düşünür ve savunucuları Fransız Jean BODIN ile İngiliz Herbert of CHERBURY’dir.
RÖNESANS SANATIOrtaçağ
sanat dünyası içinde tohumu atılan ve çeşitli ekenlerle büyüyen yeni
dünya görüşü, birden ortaya çıkmamış daha önceki bölümlerde
anlattığımız sosyal, ekonomik, bilimsel ve teknik gelişmeleri içeren
olayların sonucunda oluşmuştu. Ayrıca dönemin düşünce yapısı sanata
etki eden önemli unsurdu. Sanat hareketleri de bu toplumsal gelişime
paralel olarak belirip, gelişmiştir. Yeni
dünya görüşünün bir özelliği, insanın kendi dünyevi güçlerini
anlamasıdır. Bilindiği gibi ortaçağda halk, sanatçılar, bilim ve din
adamları kilisenin inancına paralel bir tanrı görüşüne sahipti. Ancak
daha gotik dönemde bile ortaçağda kilise ile aynı görüşü paylaşmayan
insanların ortaya çıktığını biliyoruz. İşte bu farklılaşma dinin
insanın akıl terazisinde ölçülüp değerlendirildiğini göstermektedir. Bu
hareket gittikçe büyümüş ve insanın kendi eleştirisine de önem vermesi
ile sonuçlanmıştı. Bu eleştiri ortaçağ anlayışını da yargılayacak ve
dinin Rönesans çağında zayıflamasına neden olacaktı. Başta
Hıristiyanlığı eleştiren bazı felsefe okullarının ve bazı filozof
kralların ortaya çıkması ile ve diğer etkiler ile din kurumu dünyevi
ilişkilerinden gittikçe uzaklaşmıştır. Bunun
mimaride yansıması olarak daha erken zamanlarda Gotik dönemde Roman
kilisesinde tanrıyı temsil eden apsid tarafındaki kulelerin, kralı
temsil eden batı tarafındaki kulelerden daha alçak yapılarak
belirdiğine tanık olunmuştu. Bramante, Roma Monterio'da St.Pietro Kilisesi 1502 Bu
yeni görüşleri yansıtan biçimlemeler, insanın kendi yorum ve
düşüncelerine dogmalardan daha fazla önem verdiğini göstermektedir. Bu
yeni görüş ortaçağın gotik katedrali karşısında, Rönesans’ın merkezi
planlı yapısıyla da biçimlenmiş olmaktadır. Bu farkı en iyi 1400
yıllarında Regensburg’da yapılan ve tanrıya doğru sonsuzluğa yükselir
şekilde inşa edilmek istenen Dom ile yüzyıl sonra 1502 de mimar
Bramante tarafından Roma’da yapılan St.Pietro Kilisesi arasında
görülür. St. Pietro kilisesinin kubbesi bir yarım küre iken ön
cephesinde yarım daire planlara yer veriliyordu. Çember
ve küre antikçağda mutluluk sembolü olarak kabul ediliyordu. Ortaçağ
öbür dünyadaki kurtuluşa, Rönesans ise dünyevi yetkinliğe ve bu
dünyadaki kurtuluşa önem veriyordu. Ortaçağ dogmalarının yerini yeni
çağda bilgi, dünyevi güzellik, kişisel başarı, mal, mülk alıyordu.
Ortaçağda eserini altına imza atamayan sanatçı, bu çağda artık kendi
yaratış gücüne inandığından eserin altına imzasını atacaktı. Rönesans’ta Mimari
Geç
Gotik, Orta Avrupa’da 15. Yüzyılda eserlerini vermeye başladığında
İtalya’da Floransa’da erken Rönesans’ın ürünleri görülmeye başlamıştı.
İtalyanlar Gotiği bir barbar sanatı olarak kabul ettikleri için önce
Floransa’da bir karşı sanat hareketi başlamış ve Roma 1500’li yıllardan
başlayarak bu yeni anlayışı en üst düzeye çıkarmıştı. Rönesans
mimarisinin kurucusu olarak Florensa’lı Flippo Bruneleschi kabul
edilir. Kırk yaşına kadar heykelci olan sanatçının ilk eseri Floransa
Domudur. Burada kaburgalı kubbe yapısında Gotik etkisi görülür. Sanatçının 1421 de yaptığı St.
Lorenzo kilisesinde Gotik etki tamamen kaybolmuştur. Bu kilise daha
sonra Michelangelo’nun yapacağı Medici ailesinin mezar kilisesi için de
bir örnek teşkil edecektir. Bruneleschi
ilk eserlerinde Roman ve ilk Hıristiyanlık eserlerinden yararlanarak
biçimlendirmişti. Daha sonra ise antik kaynaklara yönelmişti. Bu
hareketin ikinci temsilcisi Leon Battista Alberti idi. Şair,
kompozitör, hukukçu ve sporcu olan sanatçı Bologna üniversitesini
bitirip papaz olmuştu. Ancak sanat, matematik, felsefe ve yapı sanatı
üzerine yazılar yazmıştı. Mimar Alberti, Hıristiyan kutsal yapısı ile
Roman yapısını birleştirme yolunu tutmuştu. Bu
sentezini Rimini’de S.Fransesco kilisesinde uygulamak istemiş ancak
eser yarım kalmıştı. Alberti’nin bir diğer yapısı da Mantua’da ki
S.Andrea kilisesi idi. Bu
yapı uzun bir salon ve iki yanda birbirlerinden ayrılmış şapelle
nişlerin yer aldığı bölmelerden ibaretti. Rönesans’ta tekrardan görmeye
başladığımız merkezi yapı heyecanını Bizans’tan alıyordu. Gotik sanata
olan düşmanlık Bizans sanatına yakınlık sağlıyordu.
Flippo Brunelleschi, Capelle Pazzi'nin içi, 1430 dolayları Çapraz
geminin kesiştiği yeri de bir kubbe kapatıyordu. Uzun salonu ise taştan
bir tonoz örtüyordu. Bu yapı Gotik’den ayrılıyordu. Gotik’te her
yöneliş derine ve yukarı doğru hareket halinde olduğu halde, burada
mekan hareketi, yerinde duran bir etkide idi. Gotik’te duvarlar,
ayaklar, ve tonozlar silme ve kaburgalarla hareket eden ve bir yöne
yönelen etki içersinde düzenlenmişlerdi. Rönesans, kaburgayı ve
kaburgalı haç tonozu, dinamik etkileri nedeniyle ret ediyordu. Bunun
yerine klasik tonoz ile kubbeyi ele alıyordu. Çünkü bu unsurlarda
hareket özelliği bulunmuyordu. Çatı örtüsü için eski Roma’nın saray ve
hamamları örnek alınmıştı. Buradaki formlar Rönesans sanatçısına daha
ağır başlı sakin ve ölçülü geliyordu. Bu yapılarda insan yeniden ana
ölçü birimi olmuştur. Ve bu şekilde sanatçı gotikte mantıklı olmayan
oranlar ve dini düşünce ile ilişkisini tamamen keser.
Leon Battista Alberti, San Andrea kilisesi, Mantua 1472 Bu
klasik anlayışta Floransa dışında yalnız Alberti yapılar inşa eder.
Kuzey İtalya’da 16. Yüzyıla kadar karışık bir üslup hakim olur. Bu
karışık üslup geç Gotik ile antik unsurları birleştirmeye çalışır.
Yukarı İtalya’da klasik üsluba dönüş, bir fresk ressamı olan Donato
Bramante ile başlar (1444-1514) Milano’da Santa Maria Grazia kilisesini
yapan sanatçı daha sonra merkezi planlı yapıların en güzel örneği olan
St. Pietro klisesini gerçekleştirmişti. Bramante’nin daha sonraki
görevi Papaların Avignon’dan dönmesini takiben yaşadıkları yer olan
Vatikan’ın yeniden düzenlenmesi idi.
Venedik'te Dukalık Sarayı Rönesan’ın
dini ve sivil yapıları aynı unsur ve özellikleri göstermektedir. Sivil
mimarinin en önemli sonucu Palazzo yani sarayların kazanılması idi.
Yeniçağ, kral ve prensler için şato yerine sarayları uygun görüyordu.
Bu yapılarda toplum içinde kendini kabul ettirmiş, tüccar, bankacı
zihniyeti olan kral oturuyor, kudreti ve hümanist kültürü ile
çevresindekilerden üstün olduğu kabul ediliyordu. Plazzo’da Helenistik
sütunları ile avlu önemli bir unsurdu .Muhteşem bir temsil gücü olması
gereken yapının, özellikle cephesi gösterişli idi. Konsollu frizler ve
rustik tarzı yer, yer heroik etki yaratıyordu.
Mimar A.Paladio Villa Rotando'nun ön cephesi Sivil
mimari alanında, klasik üslupta en çok eser veren sanatçılar Venedik
okulundan Jacopo Sansovino (1486-1570) ve Vicenza'lı Andrea Paladio’dur
(1518-1580). Mimar
Paladio, Sasovino’ya nazaran daha klasik üsluba yakın olup Vicenza’da
bir bazilika, bir tiyatro, bir saray inşa ederek yeni mimarinin
temellerini atarken bu şehri de bir sanat merkezi haline getiriyordu.
Bir çok büyük yapıyı gerçekleştiren Paladio, Kuzey İtalya’da sayıları
20 kadar olan villa yapmıştır. Paladio eserlerindeki tutarlılık ve
sadelikten kaynaklanan başarısı nedeniyle ileri dönemlerde
yapıtlarından en çok esinlenen mimar olacaktır. Rönesans
yapı anlayışının kısa bir zaman içinde son bulması ve bizzat klasik
dönem sanatçılarından Michelangelo tarafından Barok’a yöneltilmesi
dikkat çekicidir. Rönesans
mimarisi 16. Yüzyıla gelindiğinde yerini Barok mimariye bırakmıştır. Bu
dönemden sonra Avrupa’da yapılarda görülen Rönesans etkisi bir
süslemeden öteye gitmemiştir. 6. RÖNESANÇI KİŞİLER VE ÖZELLİKLERİRÖNESANS AVRUPASIKatoliklik.
Hıristiyanlığın doğuşundan beri Papayı ruhani önder tanıyanların bağlı
olduğu temel Hıristiyanlık mezhebidir. 1054'de Hıristiyan kilisesinde
ilk ayrılıklar ortaya çıkmış ve Doğu Kilisesinin din adamları Roma
Piskopos'unun üstünlük ve yetkesine karşı çıkarak Ortodoks Kilisesini
kurmuşlardır. Ortaçağda (11. yy dan 15. yy a kadar) mezhep
sapkınlıkları artmış, engizisyon mahkemeleri kurulmuş, kilise adamları
arasında ve manastırlarda yolsuzluk, düzensizlik ve kurallara aykırı
davranışlar yaygınlaşmış, bunun sonucunda kuralları yeniden düzenlemeye
çalışan ve yüksek din adamlarına baş kaldıran birçok "reformcu" ortaya
çıkmıştır. Almanya (Luther'in etkisiyle), Fransa (Calvin'in etkisiyle)
ve İsviçre'deki çok sayıda Hıristiyan Roma Kilisesi'nden kopmuş ve 1517
de Protestan adı verilen topluluklar kurulmuştur. Protestanlığa göre,
Kutsal Kitap Tanrı'nın yaşayan sesidir; her kişi (sevgiyle yaklaşmak
koşuluyla) Kutsak Kitabı serbestçe yorumlayabilir; dolayısıyla
rahiplerin kutsal kitabı yorumlama konusunda özel bir yetkileri yoktur. Hıristiyan
birliğindeki bu reformdan sonra 16. yy da kanlı mezhep çekişmeleri
patlak vermiştir (30 yıl savaşları). 1618 ile 1648 yılları arasında
yıkıma yol açan savaşlar, başlangıçta Kutsal Roma-Gernıen İmparatorluğu
sınırları içinde dinsel çatışma olarak, katolik ve protestanlar
arasında başladı. Danimarka, İsveç, Fransa, Avusturya, Polonya, İspanya
ve İtalya bu savaşın içinde rol alan ülkelerdir. Fransızca
"yeniden doğuş" anlamına gelen bu dönem öğrenimin, sanatın ve
edebiyatın yeniden canlanışıdır; 1450-1600 yılları arasındaki dönemdir.
Daha önceden keşfedilmiş ancak Avrupa'da yeni kullanılmaya başlanmış
olan üç önemli buluş rönesans sürecinde etken olmuştur: Matbaa : (1450
/1449) Baskı tekniğinin gelişmesiyle, kitap sadece varlıklı kimselerin
sahip olacağı nesne olmaktan çıkmış, insanlara yepyeni bir dünyanın
ufuklarını açmıştır. Pusula : Coğrafi
keşiflerin başlamasına neden olmuştur, Avrupa toplumunun bazı
alışkanlıklarının değişmesine neden olmuştur (yeryüzündeki uzun
yolculukların bir nedeni; hıristiyanlığı geniş bir alana yayma;
misyonerlik çabalarıdır - Marko Polo, K. Kolomb vd). Barut: Feodal düzenin yıkılıp özgürlükçü bir ortamın doğmasına neden olmuştur. Ortaçağda
egemen olan Hıristiyan anlayışı "bu dünyanın değeri insanların öbür
dünyaya hazırlanması ile ölçümüne" dayanırken, rönesans anlayışında
"insanın bu dünyadaki yaşamı ile ilgilenmenin, cennet cehennem bir
kenara bırakılarak yaşanılan dünya sorunları ile ilgilenilmesinin"
gerekliği ön plana geçmiştir. Rönesans
da bilime yapılan katkılar, seçkin insanlardan değil daha çok
sanatçılardan gelmiştir. Bu dönemde yine yer yer bilime karşı bazı
eğilimlere rastlamak mümkündür. Matbaa ve keşifler bilime karşı ilgi
uyandırmak yerine kuşku ve yadırgama doğmasını da sağlamıştır.
Batlamyus modelinin yanlış olduğu hakkında kuşkuların olmasına rağmen,
bu döneme kadar geçerliğini koruması şu nedenlere bağlanabilir; - Aristo'nun,
Yer'i evrenin merkezinde kabul eden fiziği, Batlamyus modelinin
temelidir. (Yer'in evrende hareket etmesi mümkün değildir).
- Cebir ve trigonometrideki gelişmelere karşın matematik, Yer'i merkezden kaldıracak fiziği geliştirecek düzeye erişmemişti.
- Yer merkezli evren, Hıristiyan dininin kozmolojisi olarak kabul ediliyordu.
Rönesans
dönemi süresince de üniversiteler kilise öğretisini korumak zorundaydı,
hala Batlamyus modeli öğretiliyor ve savunuluyordu. Bunun dışındaki
görüşlerin (ya da yeniliklerin) gelişmesi üniversite dışındaki bilim
kurumlarında tartışılıp ortaya çıkma imkanı buldu. Bilimsel
etkinliklerin ekonomik yapı ile çok yakın ilişkili oldukları
görülmektedir. Rönesans sonrası İtalya çok zengin bir ülkeydi. 1560 da
Napoli'de bir bilim akademisi kuruldu, bunu sırasıyla Roma (1603-1630)
Floransa (1651) akademileri takip etti. Ticaret ve sanayi Atlantik
kıyılarına kaymasıyla, bilimin de İngiltere, Fransa ve Hollanda'da boy
gösterdiği görülüyor. 1645 de İngiltere Kraliyet Bilimler Akademisi
(The Royal Society) kurulduktan sonra bunu 1666 da Fransa Bilimler
Akademisi (Academie deş Sciences) takip etti. Bilimsel akademilerin
kurulduğu dönemde uluslararası ticaret hareketli bir düzeyde idi.
Ayrıca, bilim akademileri üyeleri arasında işadamları, mimarlar,
kaşifler, bilim adamları ve sanatçıların olması, endüstri ile bilimin
etkileşmesini de sağlamıştır. KOPERNİK (1473-1543)Polonya'da
doğmuş, çeşitli üniversitelerde ilahiyat, matematik, ekonomi, tıp,
hukuk eğitimi görmüştür. Eğitiminin sonunda papaz olarak görev yaptı.
İtalya'da tanıştığı astronomlardan ders aldı, yeni-Platoncu görüşü
benimseyen hocası Dominico Novara Batlamyus modelini karmaşıklığı
nedeniyle eleştirmekteydi (Pisagorcular evrenin basit ve ahenkli olması
gerektiğine inanıyorlardı). Kopernik,
kökeni Aristarkus'a ve pisagorculara uzanan "yer merkezli" sistem
önermiştir. Ölümüne yakın bir tarihde basılan "Gök Kürelerin Hareketi"
(1543) isimli kitabında Yer'in ve gezegenlerin Güneş etrafında dairesel
yörüngelerde sabit hızlarla dolandıklarını savundu. Ay ise dolanmasını
yer çevresinde sürdürmekteydi. (Bu eserin hazırlanmasında -dolayısıyla
sistemin kurulmasında- takvimdeki reform gerekliliği etkin olmuş
olabilir). Modelde Satürn gezegeninden sonra, tüm gezegenleri kuşatan
ve hareketsiz olan bir sabit yıldızlar küresi mevcuttur. Gece ve gündüz
Yer'in kendi etrafında dönüşünden, mevsimler ise Güneş çevresindeki
dolanımından meydana gelmektedir. Bu
eser Avrupa'da (astronomlar dahil) büyük bir heyecan yaratmamış ve ilgi
çekmemişti. Kopernik döneminde geniş bir hoşgörüye sahip olan kilise ve
dini çevreler bile bu düşüncelere ses çıkarmamıştır. Kopernik de
modeline İncil'den bazı cümlelerle dayanak arıyordu. Ayrıca kolay
anlaşılabilir olmaması da 16. yy boyunca tepki görmemesini sağladı.
Bunların yanında Kopernik modeli merkeze Yer'in alınması dışında
Batlamyus modelini (Aristo fiziğini) içeriyordu: her ikisinde de evren
küresel ve sınırlıydı, yörüngeler dairesel ve gök cisimleri küreseldi
(mükemmel geometrik şekiller), gezegen hareketleri ortak merkezli
küreler üzerindeydi ve yıldızlar Satürn küresinin dışında sabittiler.
Üstelik güneş merkezli model kürelerin sayısını 70 den 36 ya indirmişti
ama Batlamyus'un karmaşıklığından kurtaramamıştı. İlerleyen
yıllarda Kopernik'e ilk ve sert tepkiler protestanlardan gelmeye
başladı. Kopernik'den az sonra yaşamış olan Giordano Bruno (1548-1600)
biraz daha ileriye giderek Güneş'in bir dönme hareketi yaptığını ve bu
nedenle kutuplarından daha basık olabileceğini, sabit yıldızların da
birer güneş olabileceğini ve evrenin sonsuz olduğunu ileri sürdü.
Bruno, Aristo ve Batlamyus kozmolojisine karşı görüşleri nedeniyle
dinsizlikle suçlanıp 1610 da yakıldı. Bundan sonra kilise 1616 yılında,
Kopernik'e karşı hoşgörüyü de bir kenara bırakarak Onun dinsiz olduğuna
inanarak sistemini ve kitaplarını 1882'ye kadar yasakladı. TYCHO BRAHE (1546-1601)Kopernik
ile, çıkış noktalarındaki "tutucu"lukları dışında tamamen aksi
düşüncede olan bir araştırmacı. Kopernik'in yeni-Platoncu eğilimleri
nedeniyle başlangıçtan beri yer merkezli modeli pekiştirmeye çalışması
(ki sonunda ister istemez böyle olmadığını görüyor), Tycho'nun Aristo
fiziğini koruma çabasındaki uğraşları benzerdir. Bir benzerlik de her
ikisinin korumaya çalıştıkları sistemin yıkılmasında büyük paya sahip
olmalarıdır: Kopernik; Yer ile Güneş'in yerini değiştirerek, Tycho;
gözlediği bir süpernova ve kuyrukluyıldızı yorumlayarak Ay-üstü evrenin
o kadar da değişmez olduğunu görerek.. Kopernik'in
çok iyi bir matematikçi ve teorisyen olmasına karşın, Tycho eşsiz bir
gözlemci olarak karşımıza çıkmaktadır. Tycho'nun gençliğinde izlediği
bir Güneş tutulması, astronomiye merak salmasına neden oldu. Avrupa'nın
çeşitli üniversitelerinde matematik ve astronomi dersleri aldıktan
sonra ülkesine döndü ve Kutsal Roma-Germen İmparatoru II. Rudolf un
desteği ile 1576'da Prag Gözlemevi'ni kurdu (Rudolf, Brahe'yi imparator
matematikçisi unvanı ile onurlandırdı). Burada kullanılmak üzere büyük
boyutlu ve duyarlı gözlem araçları tasarladı. Aristo fiziğini
savunarak, "ağır bir kütleye sahip olan Yer'in hareket etmesi fizik ve
kutsal kitap yönünden mümkün değildir" düşüncesi ile Kopernik sistemini
reddeder. Yıldızların göreceli konumlarım korumaları, Dünya'nın
dolanmadığını gösteriyordu, aksi taktirde yıldızlar, yüzyıllardır
bulundukları "takımlarındaki yerlerini zamanla değiştirirlerdi. Ancak,
1577 yılında Güneş'e yaklaşmakta olan bir kuyrukluyıldızın uzaklığını
saptamaya çalıştığında onun Ay'dan da daha uzakta ve gezegenleri
kapsayan geçilmez sanılan kristal küreleri aşarak gelmiş -olduğunu
gördü, o güne kadar (Aristo fiziğine dayanarak) kuyrukluyıldızların Yer
atmosferinde meydana gelen olgular olduğuna inanılmaktaydı. Ardından,
daha önceden görülmeyen ve 1572 de Cassiopeia (Koltuk) takımyıldızında
aniden ortaya çıkan bir yıldız (süpernova) Tycho'nun şimdiye kadar ki
görüşlerini sarstı. Satürn küresinin de dışında olan bu cisim bir
yıldızdı (diğer sabit yıldızlara göre konumunu gezegenler gibi
değiştirmiyordu), ve kusursuz, yetkin, mükemmel, değişmez olan Ay üstü
evrende böyle bir şeyin olması (yine Aristo'ya göre burada yeni bir şey
meydana gelmeyeceği gibi var olan da yok olamazdı) imkansızdı. Tycho
ve ekibi ısrarlı bir şekilde 35 yılı aşkın bir sürede saat gibi düzenli
ve dakik çalışan evrenin ölçümlerini bulabilmek için gözlemlerini
sürdürdüler. Çok iyi aletlerle yaptığı gözlemleri gerçekten duyarlıydı.
Mars'ın ve diğer gezegenlerin, takımyıldızlarına göre olan
hareketlerini izledi. Artık Tycho, Kopernik modelini savunmamakla
birlikte, Batlamyus sistemini de yeterli bulmamaya başladı. Bu iki
sistemi uzlaştıran, yıldızların yer değiştirmesini gerekli kılmayan bir
sistem geliştirdi. Bu modelde Ay ve Güneş, merkezde bulunan Yer
etrafında dolanma hareketi yaparken, diğer gezegenler Güneş'i merkez
kabul eden yörüngelerde hareket etmekteydi. Yıldızlar ise yine bunların
tümünü çevreleyen bir sabit küre üzerinde bulunmaktaydı. Bu sistem,
Kopernik sisteminin matematiksel basitliği yanında kilise resmi görüşü
olan Aristo kozmolojisini de koruyordu. Ancak çekiciliğini kısa sürede
yitirdi. Tycho
Brahe'nin asıl önemi gözlemsel çalışmalarıdır. Mars'ın gözlenmiş 10
tane ilmek (geriye doğru) hareketinin iki tanesi, dairesel yörüngeye
ilişkin beklentilere uymuyordu (8 açı dakikası kadar fark vardı). Daha
sonra Kepler'e bu gezegenin hareketini incelemesini önermesi üzerine
(ki Kepler'e göre Brahe'nin çalışmalarında bu kadar bir gözlemsel
yanılgı olamazdı), bunun nedeni ortaya çıktı. GALİLE (1564-1642)Pisa
(İtalya) doğumlu Galile, müzik ve matematik ile uğraşan bir babanın
oğlu, soylu ama yoksul bir ailenin üyesiydi. Kepler ile zamandaştır.
Yetişmesi skolastik (ya da Aristocu) gelenek içindeki eğitim ile
olmuştur. Ancak düşüncelerinde bağımsız, sözünü esirgemeyen kişiliği
öne geçmiştir. Tıp eğitimi sırasında geometri konusunda dinlediği bir
konferans ilgisini matematiğe çekmiştir. Newton'da tamamlanacak olan,
Aristo fiziğinden modern fiziğe geçiş için bilimsel devrimi başlattı.
Fizik, matematik ve astronomi konularında çığır açmış, ilgisi daha çok
"hareket" üzerine yoğunlaşmıştır. Bu nedenle, klasik fiziğin
temellerini kurmuş, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini
geliştirmiştir. - Aristo'ya
göre; hareket her zaman bir kuvvete (hareket ettiriciye) gereksinim
duyar. Cisim, kuvvet kendisini hareket ettirdiği sürece hareket eder.
- Galile'nin
görüşü; kendi haline bırakılan cisim, herhangi bir kuvvet etkisinde
kalmadığı sürece, durumunu korur (hareket ediyorsa hareketini sürdürür,
durgun ise hareketsizliğini korur), bu "eylemsizlik kuralı"dır.
Galile
Aristo fiziğini bu eylemsizlik kuramı ile yıkmıştır. Hareket cisim için
bir noktadan başka bir noktaya geometrik geçiştir, cisimde bir
değişiklik yapmaz. Bu nedenle tek bir cisim birden fazla harekete sahip
olabilir. Bu şekilde cismin izleyeceği yol bu hareketlerin birleşimi
ile belirlenir. Atılan bir merminin, düzgün doğrusal hareket ile
serbest düşme hareketinin bileşkesi olan parabol bir yol izlediğini
göstermiştir. Galile'ye göre hareketin hızın değiştirebilmek için bir
kuvvet gerekir (daha sonra Newton mekaniğinde hareketin birinci yasası
oldu; F = m*a). Onun
için gerçek dünya, matematik bağıntıların dünyasıydı. Deney ve
matematiksel düşünmeyi birleştirerek modern sentez yöntemine
ulaşmıştır. Cisimlerin serbest düşme olayını ele aldı, atmosferde
serbest bırakılan aynı büyüklükteki iki cisimden daha yoğun olanı Yer'e
daha erken ulaşır (ki bu Aristo'nun da bildiği gözlediği olaydır).
(Ancak ideal durumda (düşmeyi engelleyen atmosfer direncinin olmadığı
tam bir boşlukta), yoğunlukları ne olursa olsun tüm cisimler aynı düşme
yüksekliğini aynı sürede tamamlarlar). Gözlemler düşmenin düşmenin
sabit hızla değil ivmeli olduğunu göstermiştir. Galile yaptığı
deneylerle "serbest düşme yasası"nı ifade etti; serbest düşen bir
cismin aldığı yol, düşme süresinin karesi ile orantılı olarak değişir:
s = (1/2) g t2 (g:yerçekimi ivmesi) Katedralin
tavanındaki bronz lambaların hareketini izleyerek tüm salınımların aynı
sürede devam ettiğini gözleyerek) sarkaç yasasını buldu. Buradan da
salınınım, saatlerde kullanılabileceğini düşündü. Fizikteki
bulguları teorik yönden olduğu kadar uygulama yönünden de etkisini
göstermiştir. Brahe ve zamandaşı Kepler'in tersine daha baştan
Kopernik'in Güneş merkezli teorisini benimsemiş ve bunu doğrulamak için
araştırmalar yapmıştır. 1609'da
Hollandalı bir gözlükçünün uzak cisimleri büyüten mercek icat ettiğini
duyduğunda (ışığın yansıma ve kırılma bilgilerinden de yararlanarak)
araştırmalara girerek ilk teleskobu üretti. Bu sayede Batlamyus
astronomisini temelden çökerten buluşlar yapılmaya başladı. Gözlem
sonuçlarını Siderius Nuntius (Yıldızların Habercisi) adlı kitabında
yayınlamıştır: - Jüpiter
gezegeninin etrafında dolanan 4 tane uydu saptadı (Io, Europa, Ganymade
ve Callisto). Geleneksel öğreti; yıldızlar dışında gökcisimlerinin
sayısının 7 den fazla olamayacağım varsayıyordu. Kepler yasaları bu
uydular için de geçerliydi, o halde bunlar minyatür bir Güneş
sistemidir. Bu uyduların dolanmaları da gezegenlerin Güneş etrafındaki
hareketlerine (Kopernik sistemi) benziyordu.
- Teleskobu
ile, Venüs'ün Ay gibi evreler gösterdiğini ortaya çıkardı. Bu gözlemi
ile Kopernik'in varsayımını doğrulamaktadır, Batlamyus modelinde ise
Venüs'ün dolun evresinde de görülmesi gerekir. (Bunlar, yüzyıllardır
süren önyargılara ters düştüğü için, şeytanca bir araç olan teleskopla
gökyüzünü incelemeye pek iyi gözle bakılmıyordu).
- Ay
yüzeyinde krater, dağ ve vadilerin bulunduğunu saptamıştır. Dolayısıyla
Ay ile Yer aynı maddeden yapılmıştır (yine Aristo görüşüne ters).
- Güneş üzerinde bulunan "siyahlıkların, yüzeyindeki lekeler olduğuna inandı. Uzun ömürlü lekeleri takip ederek Güneş'in » 26 günlük bir dönme dönemi olduğunu buldu. O zamana kadar bu koyuluklarla ilgili iki görüş vardı:
i) Bunlar Merkür'ün Güneş önünden geçerken oluşan gölgelerdir. Galile; Merkür'ün Güneş önünden geçişinin » 7 saat sürdüğünü hesapladı, ama lekeler daha uzun süreli gözlenebiliyordu. ii)
Bu koyuluklar, Güneş ile Yer arasında bulunan küçük gök cisimlerine
aittir. Güneş üzerindeki olay böyle olsaydı, farklı gözlem
noktalarından bakıldığında benekler Güneş'de farklı konumlarda olacaktı. - Samanyolu'nün bir bulut değil, çok sayıda yıldızdan oluştuğunu gözledi.
- Satürn'ün
etrafında gezegene yapışık iki parça ya da uydu gördü. Bir süre sonra
bunların ortada olmadığını izlediğinde "galiba Satürn çocuklarını yedi"
şeklinde şaşkınlığım belirtti. Teleskobu güçlü olmadığı için Satürn'ün
halka yapısını tam anlayamamıştır. Yer ve Satürn'ün yörünge hareketi
sırasında, halka düzlemi bakış doğrultusuna geldiğinde seçilmesi zor
olur.
1616
yılında kilise Galile'ye Kopernik modelini kabul etmeyi, öğretmeyi ve
savunmayı yasakladı. Ancak O 1632 de "İki Dünya Sistemi Arasında
Konuşma" adlı eserini yayınladı ve bu hareketin kaçınılmaz sonucu geldi
çattı. 1630 da Roma'da engizisyon mahkemesine çıkarıldı. Galile
hakkında, kilisenin verdiği kararın bozulması için (346 yıl önceki
mahkumiyetini kaldırmak için) Papa II. John Paul 1979 yılında bir öneri
verdi Bu olay 12 yıl görüşüldükten sonra 1992'de Galile affedildi.
İlginç olan, doğruluğu artık kimse tarafından inkar edilemeyecek olayın
12 görüşülmesidir. Kopernik
ve Kepler'den sonra gezegen hareketlerinin matematiksel olarak ifade
edilebileceği aşikardı. Galile yer yüzündeki cisim hareketlerinin de
matematiksel bağıntı ile saptanabileceğini gösterdi. Galile, doğayı,
Aristo geleneğinde olduğu gibi, insan imajı ile düşünmedi, ancak
sayılara da Pisagorcu gelenekteki gibi mistik ya da tanrısal özellik
vermedi. Anlatmak istediği, "insanın dışında ve onun isteklerinden
bağımsız olan dünya matematiksel yöntemlerle anlaşılabilir". KEPLER (1571-1630)Güney
Almanya doğumlu Kepler küçük yaşlarda babasının (protestan orduya
paralı asker olarak) gitmesi nedeniyle oldukça rahatsız bir dönem
geçirmiştir. Katolik Roma'ya karşı din alanında eleman yetiştiren
protestan okuluna gitti. Çok ileri şekilde dindar, ilahiyatçı ve içine
kapanık, zeki, inatçı ve özgür ruhlu bir kişidir. Tanrıya astronomi ile
uğraşması sonucu ulaştığını söylemiştir. Din eğitimi sırasında ilgi
duyduğu matematik ve astronomi nedeniyle daha sonra matematik profesörü
olmuştur. Tübingen'deki üniversitede derslerinde Batlamyus sistemini
anlatmak zorunda kalan ama güneş merkezli Kopernik modelini benimseyen
matematik öğretmeni Maestin'den etkilenmiştir. Kopernik Güneş'e hayran
birisiydi, Kepler ise Güneş'e taparcasına bağlıdır (bu dinsel nitelikte
bir tapınmadır, tanrı ile Güneş'i özdeş tutmaktadır). Kepler'in
Kopernik sistemini benimsemesi de bu duygusal bağlılıkta aranabilir. Pisafordan
sonraki eski Yunan matematikcilerince bilinen kenarları düzgün
köşegenli, üç boyutlu 5 tane geometrik şekil vardı. Kepler Dünya'dan
başka 5 adet gezegen olmasını bunlarla ilişkilendirmeye çalıştı.
Gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarını bu beş düzgün çok yüzlünün
uygun biçimde içice yerleştirilmesi ile elde edilebileceği düşüncesine
kapıldı. Benimsediği Kopernik sisteminin bu şekilde matematiksel
ispatlanabileceğin! düşünüyordu (Kopernik sistemini benimsemesi O'nun
mistik ve estetik eğilimlerinden ileri gelmekteydi). Tanrının, evreni
yaratırken basit bir sayı sistemine uyduğuna inanır (Pisagorcular
gibi), gezegen yörüngelerinin yarıçapları
arasında basit sayısal ilişkiler aramaya (Platon gibi) çabalar. Ancak
yaptığı hesaplar ve bir takım orantılar sonucu tam başarılı olamaz, ama
bunu kuramının değil gözlemlerin yanlış olabileceği olasılığına bağlar.
Tüm bu çalışmalarını 1597'de yazdığı Cosmographical Mystery (Kozmik
Sır) isimli ilk kitabında yayınlar. Bu buluşu ile "Tanrının sonsuz
büyüklüğünü algılama imkanı" bulduğunu söyler. Bu kuramında Ay'a yer
yoktu, ayrıca orantı hesaplarının öngördüğüne göre Mars'ın 2 tane,
Satürn'ün 6 ya da 8 tane, Merkür ve Venüs'de ise belki birer tane uydu
olmalıydı. Aynı yıllarda Galile'nin Jüpiter uydularım gözlemiş olması
Kepler kuramına darbe indirdi. Kozmik
Sır, çok etkili oldu ve İmparator II. Rudolf un tavsiyesi üzerine,
Tycho Brahe tarafından Prag'a, beraber çalışmaya davet edildi. 30 yıl
savaşının belirtileri Kepler'in geleceğini de etkiledi. Protestanlara
uygulanan ekonomik ve politik baskılar nedeniyle Graz'dan Prag'a
gitmeye karar verdi. Brahe ile süren birlikteliği Kepler'i pek mutlu
etmedi, yapılan gözlemlerden veri alamadığı için düşündüğü kuramları
denetleyip doğrulamıyordu. Tycho'nun ölümünden sonra imparatorluk
matematikçisi unvanım alarak O'nun bıraktığı gözlemleri yorumlamaya
çalıştı. Mars'ın gözlemlerinde bulunan 2 adet geri hareketin Kopernik
sistemi ile uyuşmaması gözlemsel hatadan kaynaklanamazdı. Hesaplar
sonucu kendi beklentisine ters olsa da Mars'ın Güneş etrafında dairesel
değil eliptik bir yörüngede dolandığını gördü. 1609 yılında "Yeni
Astronomi" adında ikinci eserini yayınladı. Kepler'in, gezegen
hareketlerine ilişkin ünlü 3 yasasının ilk ikisi bu kitaptadır: (i)
Gezegenler, odaklarından birinde Güneş bulunan elips yörüngelerde
dolanırlar, (ü) Güneş'i gezegene birleştiren doğru eşit zamanlarda eşit
yol alır (eşit alanlar teorisi, buna göre bir gezegen Güneş'e
yaklaştığında daha hızlı, uzaklaştığında daha yavaş hareket etmelidir).
1618 yılında (30 yıl savaşından 8 gün önce) üçüncü yasayı (harmonik
yasa) yayınladı; Güneş'e uzak olan gezegenlerin dolanma süreleri daha
uzundur (a3/P2 = sabit). Kepler
yasalarının ilk ikisi Platon ve Aristo'dan kaynaklanan geleneksel
düşüncenin özüne terstir. Özellikle birinci yasa estetik eğilimli
Kepler için zor olmuştur. Ancak bunu açıklarken de şunu düşündü; "Yer
bir gezegendi ve üzerinde savaş, açlık, hastalık gibi mükemmel olmayan
olaylar barındırabiliyordu, o halde diğer gezegenler de mükemmel
olmayabilir, buna göre yörüngelerinin de mükemmel olan çember dışında
bir geometrik şekil olma ihtimalleri olabilir". Ama üçüncü yasa,
gezegenler arasındaki ilişkilerin matematiksel olarak ifade
edilebileceğini göstermesi bakımından, kendini rahatlatacak
niteliktedir. NEWTON (1642-1727)Galile'nin
öldüğü yıl, küçük bir çiftlik evinde "prematüre" doğmuştur. Hasta ve
zayıf bünyeli, içine kapanık ve kavgacı bir kişilik O'nu çoğunlukla
toplumdan uzak yaşamaya itmiştir. Batıl inançlara karşı bağışıklığı
olmadığından döneminin mistik düşüncelerinden etkilenmiştir.
Buluşlarını açıklamamaya dikkat eder, rakipleriyle kıyasıya mücadele
ederdi. Cambridge Üniversitesi'nde öğrenci iken 1666 yılında salgın
hastalık yüzünden okulu kapatıldı, iki yıllığına evine döndü. Bu süre
içerisinde evrensel çekim yasasını biçimlendirme imkanı buldu. İçine
kapanık ve gösterişten hoşlanmayan kişiliği nedeniyle bu buluşlarım
yayınlamayı arzulamıyordu, ancak 20 yıl sonra Halley'in baskısı ile
Principia bilim dünyasına çıkacaktır. Daha önceki dağınık ve kopuk
haldeki çalışmalar Newton'un katkısıyla kuramsal bir sisteme
oturmuştur. Fizik (evrensel çekim yasası ve optik), matematik
(diferensiyel denklemler ve integral hesapları) ve astronomi
(gökmekaniği) alanlarında çalışmştır. 26 yaşında matematik profesörü
olmuştur. Çalışmalarının
hareket ile ilgili bölümünü kısaca Principia olarak bilinen "Doğa
Felsefesinin Matematiksel İlkeleri" (Philosphiae Naturalis Principia
Mathematica) eserinde yayınladı. Evrensel çekim kanununu anlatan bu
kitabını E. Halley'in ısrarı ile 1687 yılında bastırdı. Ancak bunu,
matematik kafası basit kişilerin saldırılarından korunmak için Latince
yazmış (ölümünden sonra 1729 da İngilizce çevirisi yapılmıştır) ve
anlatımında anlaşılmasını güçleştirmek için klasik geometri yöntemini
kullanmıştır. Galile
eylemsizlik ilkesi ile Aristo görüşlerini kökten değiştirerek
cisimlerin hareketini açıklamıştı. Ancak gökmekaniğini ilgilendiren
bölüm hala tam açıklanamamıştı. Eylemsizlik kuralı gök cisimleri için
de geçerli olmalıydı, ancak gezegenler doğrusal değil (Güneş'den
uzaklaşıp gitmek yerine) eliptik hareket etmektedir. Dolayısiyle
gezegenler için aynı yasayı kullanmanın ortaya problem çıkaracağı
belliydi. Newton, bunun çözümünü, Galile'nin ölçtüğü "çekim" de bulur.
Newton'a göre, Ay'ı Dünya'nın çevresinde yörüngede tutan kuvvet, bir
taşın yere düşmesine neden olan kuvvettir. Gezegenlerin
hareketleri hakkında daha önceden bulunmuş bilgilerde vardı; Fransız
astronom Ismael Boullian tarafından 1645 de, iki cisim arasında, onları
birleştiren çizgi boyunca bir çekme kuvvetinin olabileceği ve bunun da
aradaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olacağı öne sürülmüştü.
Ayrıca 1666 da İtalyan Giovanni Borelli; bir uydunun merkezkaç
kuvvetinin uyduyu gezegene doğru çeken kuvvetle eşit olduğunu
söylemişti. Newton dağınık olan bu bilgileri yasalaştırdı ve çekim
kuvvetinin matematiksel ifadesini, Kepler yasalarını da gözönüne alarak
F = G ((M m)/r2) şeklinde verdi. Bu yasayı Kepler'in üçüncü
yasasını açıklayabilmek için kullandığında O'nun diğer sonuçlarını da
elde etti. Böylece tüm evrende geçerli olan bir tek hareket kanunu
(evrensel çekim yasası) olduğunu kanıtlamıştır. Evrensel
çekim yasası, çok güçlü ve kapsamlı bir teoridir. Kepler yasaları,
Galile'nin serbest düşmesi gibi bilinenleri açıklayabiliyor,
gezegenlerin görünen hareketlerini temsil ediyor, bununla kalmayıp
bilinmeyen gezegenlerin etkisini bile bulup, onları ortaya
çıkarabiliyordu (Uranüs ve Neptün). Halley, bu yasadan yararlanarak
1531, 1607 ve 1682 yıllarında görüne kuyrukluyıldızın aynı cisim
olduğunu ve bunun aralık 1758 de tekrar görüneceğini söyledi. Kendi
zamanına kadar bilimde gözlem/deney aşamasından yasaların elde edilmesi
ile yetinilmişken, Newton (bilimin genelinde geçerli olan) kuramsallığa
ulaşmayı başarmıştır. Böylece bilimin ne tür bir araştırmayla
ilerleyebileceğini ortaya koymuştur; O'na göre bilim, gözlem ve deney
sonuçlarını bir ana kavrama bağlama ve mantıksal sonuçlar çıkarma
girişimidir. Mercekli
teleskopların bir takım optik hatalarının yanında odak uzunluklarının
büyük olması gibi sorunları da vardı. 1699 yılında, Newton yansımalı
(aynalı) teleskobu tasarladı ve kullanmaya başladı. Bu çalışması
nedeniyle, Kraliyet Bilimler Akademisi (İngiltere) üyeliğine alındı.
Daha sonra (1703 yılında) bu kuruma başkan oldu (ölene kadar »
25 yıl bu makamda kaldı), 1705 yılında da Kraliçe Anne tarafından
ödüllendirildi (İngiltere'de bilimsel çalışmalarından dolayı
onurlandırılan ilk kişidir). Güneş
ışığının, piramit şeklindeki bir cam parçasından geçtikten sonra tüm
renkleri sergilediğini gördü. Bu, beyaz ışığın, pek çok rengin
karışımından meydana geldiğini kanıtlıyordu. Bu deneyini Bilimler
Akademisinde anlattığında, ışık hakkındaki teorileri sarsılan
Hollandalı Christian Huygens ve İngiliz Robert Hooke tarafından çok
sert eleştirildi. Aslında bu eleştiriler zayıftı ve cevaplanması
kolaydı. Newton'un, ışık üzerine bir teori geliştirmemiş olması
hakkındaki eleştirilerine karşılık, "ışığın değişik büyüklüklerdeki
parçacıklardan oluşan bir akıntı olduğu" teorisini öne sürdü. O güne
kadar ışığın bir dalga hareketi olduğu kabul ediliyordu. Tüm uzayı
dolduran ince ve esnek bir "ortam" ışığın yayılma hareketi için
gerekliydi. Işığın bu ortamda oluşturduğu küresel dalgalar her yöne
yayılmaktadır. Dalga teorisi ışığın bir çok özelliklerini
açıklayabilmekteydi, örneğin teoriye göre ışık daha yoğun ortamda daha
yavaş ilerleyecekti (ki bu Snell'in kırılma yasasını
açıklayabiliyordu). Newton'a göre ise, ışık dalga olsaydı küçük bir
açıklık bulunan kapalı bir ortamı terk ettiğinde ses gibi yine her yöne
dağılıp aydınlatırdı. Ayrıca ışık dalga olsaydı, hiç bir cismin asla
keskin sınırlı gölgesi olmazdı. Işık hakkındaki bu iki görüş ancak 20.
yy da ortak özellik olarak kabul edilecektir. Newton ışık hakkındaki
çalışmalarını ancak (Hooke'un ölümünden sonra) 1704 yılında
kitaplaştırdı: Optics. Optik
çalışmaları deneyin ağırlık taşıdığı araştırmalarken gökmekaniği ile
ilgili çalışmaları teorinin ağırlık kazandığı örneklerdir. Newton,
tanrı kavramına başvurmaksızın evrenin açıklanamayacağı inancındadır,
ne var ki formülleştirdiği yasa evrenin işleyişinin mekanik nitelikte
olduğu varsayımını içermekteydi. 7. KAYNAKÇA
· Dünya Sanat Tarihi, Adnan Turani, Remzi Kitabevi. · Sanatın Öyküsü, E.H Gombrich, Remzi Kitabevi. · Art in Renaissance Italy, J.T.Paoletti& G.M.Radke Laurence King Publiishing · Yüzyılların gerçeği ve mirası Cilt II, Cilt III Server Tanilli. Adam Yayınları. · Felsefe Tarihi,Prof. Macit Gökberg, Remzi Kitapevi. · Düşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitapevi. · Siyasi Tarih "İlk çağdan 1918'e ", Oral Sander, İmge Kitapevi.
|