|
|
|
Barok |
|
|
 |
 |
Okunma |
|
1696 |
17.
yüzyılın başında Avrupa’da yepyeni bir sanat üslubunun doğduğuna tanık
olunur. Bu yeni üslup, Rönesans üslubundan ayrı, hatta ona tümüyle
karışt bir sanat üslubudur. Sanat tarihçileri, yalnız resim, heykel ve
mimarlığı değil, öteki sanat dallarını da kapsayan, temelde
Rönesans’tan farklı, yeni bir dünya görüşüne dayanan bu üsluba “Barok
Sanat” adını vermişlerdir. Barok sözcüğü, Portekizce “Barucca” sözünden
gelir. Portekizce’de garip biçimli, eğri-büğrü incilere verilen bu
küçültücü ad, aradan yüzyıl geçtiği halde Rönesans ilkelerine
bağlılıkta direnen tutucu kişilerce konulmuştu. Batı sanatında her
büyük akım, başlangıçta sert tepkilerle karışlaşmış, adlarını da çok
kez böyle aşağılatıcı tanımlardan almıştır.16.
yüzyılın ikinci yarısına ortaya çıkan Maniyerizm, 250 yıllık Rönesans
sanatına karış uyanan bir tepkinin sonucuydu. Maniyerizm, Rönesans’ın
insanı ön plana alan, sıkı bir geometriye dayanan akılcı tutumuna karış
çıkış, katılaşmaya yüz tutmuş kalıpları yıkmak eylemiydi. Barok sanatın
oluşumunda Maniyerist tepkinin katkıları da yadsınamaz. Rönesans gibi
bir Yeniçağ sanatı olan Barok sanatın da temel amacı görüneni gerçekte
olduğu gibi inandırıcı bir biçimde vermekti. Natüralizm denilen bu
tutumda amaç aynıydı, ama Barok sanatçı bu amacına Rönesans
sanatçısından çok ayrı yollardan varmayı başarmıştır.Rönesans
mimarlığı ile Barok mimarlık arasındaki farları daha iyi kavrayabilmek
için bir karışlaştırma yapmak yerinde olur. rönesans döneminin ünlü
yapılarından Ruccelai Sarayı (Floransa) ile Barok saray mimarisinin
tanınmış örneklerinden biri olan Viyana’daki Schönbrun Sarayı, iki
üslubun farklarını belirgin bir biçimde göz önüne seren örneklerdir. Üç
katlı bir yapı olan Ruccelai Sarayı’nın cephesinde ilk bakışta
kavranabilen bir yatay-dikey düzeni söz konusudur. Saçağın ve katları
ayıran silmelerin yatay düzenlenişi ile pencerelerin arasında yer alan
ve yerden çatıya kadar uzanan yalancı sütunların dikey oluşu, yapının
cephesinde bir yatay-dikey karıştlığı meydana getirmiştir. Alt katta
kare, üst katlarda dikdörtgen biçimli pencereler ve yuvarlak kemerli
alınlıklar birbirinin tekrarıdır. Avusturyalı mimar Fischer von
Erlach’ın 17. yüzyılın ikinci yarısında yaptığı Viyana’daki Schönbrun
Sarayı’nın cephesi simetrik bir düzen göstermekle birlikte, yan
kanatların kademeli olarak öne alınışı ile cepheye Rönesans
saraylarında görülmeyen bir hareket ve derinlik kazandırılmıştır.Aynı
mimarın Salzburg’da yaptığı bir başka kilisede ise içbükey bir cephe
tasarlanmış, iki yana kabarık yatay silmeli kuleler eklenmiştir.
ıtalyan mimarı Borromini’nin iki yanı revaklarla çevrili bir avluya
bakan San Ivo Kilisesi (Roma) de bu konuda bir başka ilginç örnektir.
Cephenin ilk iki katı içbükey, üst katı ise yapının oval planına uygun
olarak dışbükey tasarlanmıştır. Böylece Rönesans’ın dörtgen plan
şemasının yerini oval mekan şeması almış olmaktadır. Yine Borromini’nin
Roma’da Dört Çeşme Kavşağı’nda bulunan oval planlı San Carlo
Kilisesi’nin iki katlı cephesi ise günün her saatinde değişik
gölge-ışık oyunlarına olanak verecek biçimde hareketli bir düzene
sahiptir. Mimar bununla yetinmeyerek, yapının sol köşesini dar bir
cephe haline getirmiş, alt kısma bir çeşme, üste ise yine hareketli bir
kule yerleştirmiştir. Bu asimetrik dış görünümden yapının oval iç
mekanını anlamak olanaksızdır.Barok
yapıların ceplerinde tanık olunan çabuk kavranamayan hareketli
düzenlemeler, yapıların iç mekanlarında da görülür. Bohemyalı mimar
Neumann’ın Würzburg Piskoposluk Sarayı’nın tören merdivenleri bunun en
karakteristik örneklerinden biridir. Dörtgen iç mekan iki yandan
diyagonal olarak yükselen merdivenlerle tavan ise boılukta yüzen
figürlerin oluşturduğu bir dekorla farkedilmez hale getirilmiştir.Rönesans’ın
tek kubbeli, merkezi planlı yapı tipi de Barok dönemde önemli bir
değişime uğramıştır. Dört cepheli, haç planlı Rönesans formu,
Venedik’in ünlü kilisesi Santa Maria della Salute’de çok cepheli bir
görünüm kazanmış, Barok mimar Longhena bu cephelerin her birini bir
başka biçimde düzenlerken, kubbeye geçişteki spiral volütlerle
Rönesans’ın sert çizgilerini kırmayı amaçlamıştır.Borromini’nin
Roma’daki San Agnese Kilisesi tipik bir Barok kilisedir. Önündeki
kalabalık heykel grubundan oluşan çeşme ise ünlü heykelci Berninin’nin
yapıtıdır. Sanatçı Dört Nehir Çeşmesi adını taşıyan bu yapıtını küçük
kaya parçalarının ortasına yerleştirilmiş eski bir Mısır obeliskinin
çevresinde geliştirmiştir. Kaya yarıklarından dünyanın dört kıtasını
simgeleyen dört nehrin, Tuna (Avrupa), Nil (Afrika), Ganj (Asya) ve
Rio’nun (Amerika) suları fışkırır. Her nehrin alegorik figürlerle
temsil edildiğini yapıtı kavramak için seyircinin dört bir yanı
dolaşması gerekir. Barok sanatçılar kendi üsluplarını yalnız görkemli
yapılarla değil, Roma kentinin çeşitli meydanlarına serpiştirdikleri bu
tip çeşmelerle de yaygınlaştırmışlardır.Barok
çağın en ünlü heykelcisi Bernini’dir. Roma meydanlarını süsleyen
çeşmelerinde hareketli figür gruplarını etkili biçimde düzenlemekte
üstüne yoktur. Ama yalnız çeşme yapımında değil, kiliselerin mihrap
kompozisyonlarında olduğu gibi, tek ve ikili heykel yapımında da
başarılı bir ustaydı. Sanatçı Roma’daki Santa Maria della Vittoria
Kilisesi’nin mihrap nişinde yer alan ünlü kompozisyonunda Azize
Theresa’nın dinsel duygular içinde kendinden geçişi konusunu
işlemiştir. Azize ve melek figürleri bulutlar üzerinde durmaktadırlar.
Melek elindeki oku azizenin göğsüne saplamak üzereyken yukarıdan
üzerlerine tanrısal ışık demeti bir altın yağmuru gibi dökülmektedir.
Burada tanrısal bir aşkın, azizenin Tanrı ile bütünleştiği mutlu anın o
zamana kadar görülmedik canlı ve etkileyici bir sahne halinde
verilişine tanık olunur. Zengin giysi kıvrımları göz alıcı bir dekor
oluşturur ama bu ayrıntılar, figürlerin yüzlerindeki çarpıcı ifadenin
ön plana geçmesine engel değildir.Berrini
1616 tarihli Daphne ve Apollon Heykeli’nde (Galleria Borghese, Roma)
ise Yunan mitolojisindeki ilginç bir konuyu ele almıştır. Bu yapıtta
Daphne ile Apollon arasındaki serüvenin en dramatik anı verilmiştir.
Efsaneye göre Daphne dayanılmaz güzellikte bir bakireydi. Kendisini
Tanrıça Gaia’ya adadığı için erkeklerden kaçan kızla karışlaşan
Apollon, ona bir anda vurulmuş ve peşine düşmüştür. Ama kızı yakaladığı
sırada Daphne bir ağaça dönüşmüştür. Bu, bilinen defne ağacıdır.
Çaresiz kalan Apollon defne ağacından dallar koparıp bir çelenk yapmış
ve onu başından hiç çıkarmamıştır. Bu grup kompozisyonu Barok heykel
sanatının en başarılı ürünlerinden biridir. Figürler arası bağlantılar,
hareketlerdeki incelik ve uyum, heyecanlara eşlik eden soldan sağa
yükseliş, heykelin başarısın sağlayan özelliklerdir. Bernini kırılgan
taşı, süt beyaz mermeri inanılmaz bir beceriyle dantel gibi işlemiştir.
Ama bu sadece el hünerine dayanan cansız bir tasvir değildir, mermer
figürler sanki soluk alıp vermekte, olayın en heyecanlı anını seyirciye
paylaşarak yaşamaktadırlar. Bu yapıtta Barok heykelin bir başka
özelliği görülür: Artık heykel tek noktadan bakılarak değil, çevresinde
dönüp dolaşılarak kavranan bir çok yönlülük de kazanmıştır.Bernini
grup kompozisyonlarında olduğu kadar büst yapımında da ustaydı. 1651
yılında yaptığı I. Francesco’nun Portre Büstü’nde bu soylu kişiyi
zengin dökümlü giysisi ve lüleli peruğuyla görkemli bir biçimde
betimlemiştir. Öte yandan Francesco’nun yüzünün onun kişiliğini
yansıtan bir gerçekçilikle işlendiği görülür. Bu yapıtta ince işçilik
ile ifade gücünün tam bir uyumu söz konusudur. Bernini’nin büyüklüğü de
buradadır.Barok
heykel sanatına bir başka örnek de Alman heykelci Andreas Schlüter’in
atlı anıtıdır. Bu yapıt, Berlin Krallık Sarayı’nın önüne konulmak için
yapılan, ama ıimdi Charlottenburg Sarayı’nda bulunan Büyük Elektör
Anıtı’dır. Anıt, Rönesans sanatçıları Donatello ve Verrocchio’nun atlı
heykelleri ile karışlaştırılırsa bazı önemli ayrılıklar gösterir. Hepsi
de görkemli yapıtlardır ama Rönesans’ın statik anıtsallığı burada
dinamik bir görünüme dönüşmüştür. Atın yeleleri ve elektörün bol
giysileri rüzgarla uçuşmakta, daha canlı bir görünüm yaratmaktadır.
Anıtın kaidesine de Rönesans’ın sade anlatımından farklı olarak
hareketli figür grupları yerleştirilmiş, dinamik etki bir kat daha
güçlendirilmiştir.Barok
resim sanatı da gerek duvar gerek tuval resminde Rönesans üslubundan
önemli farklarla ayrılır. Yüksek Rönesans döneminde Michelangelo’nun
Sistine şapeli tavanına yaptığı zengin kompozisyonda tavanın düz
tonozu, gerçek mimari organlar etkisi uyandıran bölmelere ayrılmış ve
bunların içine sayısız figürler yerleştirilmişti. Bunlar devingen
figürler olmasına karışn, tavan yüzeyi açıkça algılanabiliyordu. Barok
üsluptaki tavan resimlerinde de mimari çizimler söz konusudur. Ancak
bunlar derinlik etkisi uyandıracak biçimde eğrilip bükülerek kaçış
noktasına doğru yükselmekte, ortadaki hareketli figürler ise sanki gök
boıluğunda uçuşmaktadır. Seyirci artık tavan yüzeyini farketmemekte,
kapalı bir mekan içinde bulunduğunu unutmaktadır. Barok resmin duvar
yüzeyini görünmez kılan, onları gökyüzünün sonsuzluğuna açan bu
dönüştürümüne örnek olarak Roma’daki San Ignazio Kilisesi’nin orta
mekanının tavanı gösterilebilir. Mimari çizimlerdeki kuvvetli
perspektifle oluşan orta bölüm, kenarlarda uçuşan figürlerle birlikte
bakışımızı derinliklere çekip götürmektedir.Barok
resmin doğuşunda Maniyerizm’in katkısını açıklayan bir örnek de
Maniyerist sanatçı Tintoretto’nun Venedik’teki Son Akşam Yemeği (San
Giorgio Maggiore) adlı resmidir. Leonardo da Vinci’nin Milano’daki aynı
konulu yapıtından farklı özellikler taşır. Vinci’nin yapıtında yemek
masası duvar düzlemine paralel olarak konulmuş, figürler ortada ısa,
iki yanında eşit sayıda azizle sıkı bir simetri içine alınmıştı.
Tintoretto’nun resminde ise diyagonal bir düzenleme söz konusudur.
Gözümüz bu diyagonali izleyerek gerilere, ısa’nın ışıldayan haleli
başına doğru kaymaktadır. Güçlü gölge-ışık karıştlığı içinde figürlerin
konturları eriyip hareket bağıntılarıyla sağlanan dinamik bir bütünlük
oluşmakta, güçlü bir dramatik etki seyirciyi bir anda kavramaktadır.
Bütün bu özellikler Barok resmin de başlıca özellikleridir.Sanat
tarihçileri 16. yüzyılın sonunda ün kazanan Caravaggio’yu Barok resmin
babası sayarlar. Caravaggio kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden
başarılı yapıtlarla bu tanımı hak etmiştir. ısa’nın Mezara Konuluşu
(Vatikan) adlı yapıtında sağda ellerini acıyla kaldırmış azizeden
başlayarak sola doğru kademeli olarak sıralanıp eğilen figürlerin
hareketi, ısa’nın sarkan koluyla mezar taşına ulaşmaktadır. Hareket hem
acıyı hem mezara konuluşu ifade etmekte, gerek ortadaki kırmızı şal
gerek ustalıklı gölge-ışık kullanımı dramatik bir etki oluşturmaktadır.
Caravaggio gerçekçi bir ressamdır. Çoğu birer işçi olan azizleri
nasırlı ellerle ve çamurlu ayaklarla resimlemekten çekinmemiştir. Bu
yüzden kiliseyle sık sık anlaşmazlığa düştüğü bilinir. Sanatçı
Golyat’ın Başını Kesen Genç Davud (Gallerie Borghese, Roma) adlı
resminde ise uyumlu hareketler, etkileyici yüz ifadeleri ve başarılı
gölge-ışık kullanımıyla seyirciyi ürperten güçlü bir dramatik görünüm
yaratmayı başarmıştır.Caravaggio’nun
etkisi kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılmıştı. ıtalya’da eğitim gören
pek çok sanatçı onun yolunu seçmiştir. Bunlara “Caravaggistler” denir.
Avrupalı sanatçılar, ustanın az sayıda yapıtını göremese de dört bir
yana yayılan Caravaggistler onun üslubunu tanıtıyorlardı. Fransız
sanatçısı Georges de la Tour da bunlardan biridir. Aziz Sebastion’a Yas
Tutan Azize Irene (Staatliches Museum, Berlin) adlı yapıtında
Caravaggio’nun etkileri kolayca görülür. Tüm sahne azizenin tuttuğu
çırayla aydınlatılmış bu yolla güçlü bir gölge-ışık karıştlığı
yaratılmıştır. Figürlerin sağdan sola doğru kademeli olarak alçalışı da
Caravaggio’nun ısa’nın Mezara Konuluşu adlı resmini anımsatmaktadır. Ne
var ki, her güçlü sanatçı gibi Georges de la Tour da bu etkileri kendi
ulusal ve kişisel sanat dünyası içinde eritip özümsemeyi bilmiş ve çok
özgün yapıtlar ortaya koymuştur. De la Tour bir taşra sanatçısıydı,
oyya yurttaşı Poussin ıtalya’da eğitim görmüş, Paris’te yaşamıştır.
Sanatçı Aziz Erasmus’un şehit Edilişi (Vatikan Pinakothek) adlı
yapıtında daha kalabalık bir kompozisyon içinde Caravaggio’nun bir
başka özelliğinden, dramatik anlatım gücünden yararlanmıştır. Olayın en
trajik anını işlemiş, ama bunu yüzde yüz kendine özgü bir üslupla
yapmıştır.17.
yüzyıl ıspanyol Baroğu’nun en ünlü ustası ise bir saray ressamı olan
Velazquez’dir. Çağdaşları tarafından “büyücü” diye adlandırılan
sanatçının tablolarına yakından bakınca kalın renk lekelerinden başka
bir şey görülmüyordu. Ama tablodan üç adım uzaklaşıldığında her şey
belirginlik kazanıyor, figür bu teknikle sağlanan büyüleyici bir renk
ve ışık titreşimiyle canlanıyor, sanki soluk almaya başlıyordu. Bu
özelliği en iyi gösteren örneklerden biri de Kralişe Mariana’nın
Portresi’dir (Louvre, Paris).Rubens
de Barok çağın uluslararası üne sahip ressamlarının başında gelir.
Yaşamı boyunca oradan oraya çağrılmış, ıspanya sarayından Anvers
sarayına, oradan Fransa sarayına koımuş durmuştur. Binlerce yapıt
vermiş verimli bir sanatçı olan Rubens, atölyesinde zamanın ünlü
ustalarını çalıştırırdı. Taslakları kendi hazırlayıp gerisini onlara
bırakır, sonunda bir kaç düzeltme yapıp imzasını atmaktan çekinmezdi.
Anvers Katedrali için hazırladığı ısa’nın Çarmıhtan ındirilişi en
tanınmış yapıtlarından biridir. ısa’nın aşağı doğru kayan vücudu onun
anatomi bilgisini açıkça gösterir. Kalabalık kompozisyon, ışığın
ustalıklı kullanımı ve başarılı hareket bağlantılarıyla organik bir
bütünlüğe ulaşmakta, amaçlanan dramatik etki sağlanmaktadır. ıbrahim
Peygamber’in Oğlunu Kurban Edişi adlı yapıtında ise figürlerin aşağıdan
görünüşü seyircide şaşırtıcı bir etki uyandırır. Figürler sanki
yanlardan ortaya doğru hızla dönen bir burgaç hareketinin içinde dönüp
savrulmaktadır. Yine Rubens’in bir başka görkemli yapıtı ise
Lanetlilerin Cehenneme Düşüşü’dür (Alte Pinakothek, Munich). Büyük
kompozisyonların ressamı olan Rubens, ustalığını ve hayal gücünün
zenginliğini en çok bu tip kompozisyonlarında dile getiriyordu. Bu
yapıtında alevlerin kızıllaştırdığı ürpertici bir ortamda sayısız
figürün salkım salkım cehennem kuyusuna yuvarlanışına tanık olunur.
Değişik durumdaki her bir figür, ustanın insan anatomisini
resmetmekteki başarısının bir başka belgesi gibidir.17.
yüzyıl Hollandası’nda resim sanatı altın çağını yaşamaktaydı. Deniz
ticareti ile zenginleşen Protestan Hollanda’da sanat koruyuculuğu saray
ve kilisenin egemenliğinden çıkmış, burjuva sınıfına kaymıştı. Aşırı
zenginleşen tüccarlar soylulara özenip konaklarını tablolarla
süslüyorlardı. Ama sanat eğitimleri düşük olduğu için daha çok
konularla ilgileniyorlardı. Kimi çiçek resmi, kimi meyva resmi
istiyordu. Toprak sahipleri köy manzaralarından, deniz tacirleri deniz
manzaralarından hoılanıyorlardı. Sakin aile yaşamını yansıtan sahneler
de en çok aranan konulardandı. Böylece değişik istekleri karışlayan,
her konuda ayrı ayrı uzmanlaşan pekçok ressam ortaya çıkmıştı. Bu
uzmanlık dallarının arasında portreciliğin özel bir yeri vardı. Burjuva
insanı da soylular gibi portrelerini yaptırarak geleceğe kalmak
hevesine kapılmıştı. Frans Hals bu dalda çalüşan ressamların başında
gelir. Sanatçı Velazquez gibi kalın fırça vuruşlarıyla çalışır. Böylece
resimlediği portreler sanki canlışmış gibi kıpırdanıp titreşirler. Bu
dönemde bazı dernek yöneticileri de grup portreleri yaptırıyorlardı.
Frans Hals bu konuda da uzmandı. Öksüzler Yurdu Kadın Yöneticileri
(Frans Hals Museum, Haarlem) adlı yapıtı, onun grup portreciliğindeki
başarısını gözler önüne serer.17.
yüzyıl Hollanda resim sanatının en ünlü sanatçısı olan Rembrandt’ın
herkesçe bilinen Anatomi Dersi (Mauritshuis, The Hague) adlı yapıtı da
aslında bir dersi değil, Amsterdam’ın Cerrahlar Loncası üyelerini
göstermektedir. Sanatçının Gece Devriyesi (Rijksmuseum, Amsterdam) adlı
yapıtı da yanlış tanımlanmış, tablo zamanla karardığı için bir gece
resmi sanılmıştır. Oysa yapıt kenti koruyan milis birliği üyelerini
gündüz gözüyle betimleyen bir grup portresidir. Rembrandt yaşadığı
burjuva çevresinin beğenisine kendini kaptırmamış, belli bir uzmanlık
dalıyla kendini sınırlamaya razı olmamıştır. Son yıllarını yoksulluk
içinde geçirmek pahasına piyasa ressamı olmaya yanaşmamıştır. Az
sayıdaki dostları da daha çok açık görüşlü din adamlarıyla klasik
kültürü özümsemiş hümanistlerdi. Sanatçının yapıtlarında dini konular
ağır basar. Tevrat’tan ve ıncil’den alınmış sahneleri derin bir dini
duyarlık, insancıl bir sıcaklık ve şefkatle işlemiştir. Sevgi konusunu
da kutsal bağlılık inancıyla ele almıştır. Peygamber Yakub’un Yusuf’un
Oğullarını Kutsayışı (Staatliche Kunstsammlungen, Kassel) adlı
yapıtında da aynı inanç sıcaklığını duyurmak istemiştir.Rembrandt
renkten çok bir ışık ressamıdır. Birkaç rengin, kırmızı, sarı ve
kahverenginin değişik tonlarıyla yetinmiştir. Kutsal Kitap’ta yer alan
parasını har vurup harman savuran Müsrif Oğulun Baba Ocağına Dönüşü’nü
(Hermitage, Leningrad) gösteren resminde, ailenin şefkatlı havası daha
çok ışığın ve hareketin ifadeci kullanımıyla sağlanmıştır. Rembrandt’ın
bir başka özelliği de dramatik olayları Caravaggio gibi en ıiddetli
anında ele alıp ani bir etki sağlamaktan kaçınmasıdır. Peygamber
Musa’nın Tanrı’dan aldığı on emri taşıyan tabletleri yere çalmak için
kaldırışını gösteren resmi (Gemaldegalerie, Berlin) bu özelliği açıkça
vurgular. ınançla dönen Musa’nın kavmini altın buzağıya tapınırken
buluşu, onu büyük bir öfkeye ve umutsuzluğa düşürmüştü. Sanatçı burada
öfkenin ıiddetinden çok umutsuzluğun içe işleyen acısını vermek
istemiş, kalıcı etkiyi yeğlemiştir.Rembrandt
aynı zamanda, belki de öncelikle erişilmez bir portre ressamıydı. Ünlü
yapıtı Miğferli Adam’da* (Dahlem Gallery, Berlin) model olarak
kardeşini resmetmişti. Ama bu sıradan bir asker portresinden öte, türlü
deneyimlerle iç dünyasını zenginleştirmiş bir kişinin düşünceli
anlatımı düzeyine ulaşmış bir portredir. Çelik yakalık ve miğferdeki
altın yaldızın ışıltıları bu iç anlatıma daha bir güç katmaktadır.
Rembrandt gençliğinden beri sık sık kendi portresini de yapmıştır.
Bunların sayısı elli kadardır. Kendisini neden bu kadar çok betimlediği
ve neyi amaçladığı sorularının yanıtı yanılmıyorsak ıudur: kendini
arıyordu Rembrandt. Yıl yıl, dönem dönem kendi iç dünyasını tanımaya,
iç yaşamının bir çeşit günlüğünü tutmaya çalışıyordu.
|
Rastgele
Son Eklenenler
|
|
Mısır Sanatı

Büyük Selçuklularda Sanat

Mücevher Sanatı

Yunan Heykel Sanatı

Lascaus Mağarası

|
Arkaik Dönem Heykel Traşçılığı

Kırmızı Figürlü Vazolar

Siyah Figürlü Vazolar

Geometrik Vazolar

Arkaik Dönem Seramiği

|
|