|
|
 |
 |
Okunma |
|
665 |
ANADOLU'DA MÜCEVHER SANATIAnadolu
mücevher sanatı, tam dört bin yıllık bir tarihten geliyor. Dünyada bir
eşi daha görülmeyen bu sanat, Anadolu uygarlıklarının özünden doğmuş.
Sınırsız biçimler yaratmış. Güzellik, renk, ışık üretmiş. Yaratılan her
biçim, aynı zamanda bir fikir olmuş. Anadolu'nun eski kuyumcuları,
fikirleri, felsefeleri ve hayalleri mücevhere dönüştürmüşler. Mücevher
ölümsüzlüğün de bir biçimi olmuş. Alacahöyüklü usta, prensesler için
yaptığı taca her baktığında yeniden doğmuş. Güneş,
buğday, arpa ve yulaf ekili geniş ovayı bir yangın kızılı rengine
büründürerek yavaşça batıyordu. Sabahtan beri havaya bembeyaz
pamukçuklar saçan kavak ağaçlarının gölgeleri uzamıştı. Oraklarını
omuzlarına atmış yorgun erkekler tarladan dönüyor, suları genellikle
kızıl renkte aktığı için halkın ‘’Kızılırmak’’ diye isimlendirdiği
suyun kenarında sabahtan beri otlamış olan ipek tüylü keçiler,
boyunlarındaki çıngırakları öttürerek, ahırlarına dönüyordu. Batmakta
olan güneşin kızıl ışıkları, şehrin bitişik evlerini son bir kez daha
kor kırmızı ışıklarla yıkarken, Prenses Tudu-Hepa aynanın karşısına
geçti. Doğup büyüdüğü Lawazantiya şehrinden on beş yaşına bastığı
birkaç ay önce çıkmış ve evlendiği Kral Teşup’un şehri olan
Tarhuntaşşa’daki bu saraya yerleşmişti. Mısır keteninden dikilmiş
bembeyaz elbisesi içinde, esmer ince gövdesi, beline kadar inen kuzguni
siyah saçları, havaya kalkık burnu ve çetrefil kirpikli koyu renk
gözleriyle pek güzel, pek alımlıydı. Görür görmez kendisine Mısırca
‘’Maa’at Hor-Neferure’’ yani ‘’Başakların Kraliçesi’’ adını takmış olan
Mısırlı elçilere bu gece verilecek resmi devlet ziyafetinde göz
kamaştırması gerektiğini biliyordu. Taçlar, kraliçeler içindir Aynanın
karşısında süslenmeye başladı. Dövme demirlerle süslü büyük sandıktan
çıkardığı altın tacı yavaşça başına koydu. Taç, altın levhadan kesilmiş
enli bir parçanın çember şeklinde döndürülmesiyle yapılmıştı. İçleri
çaprazlama bölünmüş ajur dikdörtgenlerin yan yana getirilmesiyle
meydana getirilmiş üst üste dört banttan oluşmuştu. Dikdörtgenlerin
köşeleriyle diademin alt ve üst kenarı boydan boya kabartma noktalarla
bezeliydi. Tanrıça
Sutek’in himayesindeki kuyumcu ustaları tarafından, ‘Aşağı Şehir’de
altının günler ve gecelerce zarif ve nazik bir şekilde hafif çekiçlerle
dövülmesiyle yapılmıştı. Mum ışığında pırıl pırıl parlayan tacın
kenarlarından fışkırıp, adeta bir şelale gibi beline dökülen siyah
saçlarını topladı ve yine altından saç tokasının içine soktu. Toka, iç
kalıp üzerine ince altın safiha ile kaplanmış ve bükülmüştü. Üzeri,
bugünkü kuyumcuların ‘’Repousse’’ dedikleri teknikle yapılmış dövme
kabartmalarla süslüydü. Tokanın altın iğnesinin başı ise, bir adet
kuvars kristalinden, bir adet de altın boncuktan oluşmuştu. Son olarak
da küpelerini taktı. İnce altın teller içi boş olarak çevrilip daire
şekline getirildikten sonra, üst kısmı ay, alt bölümü de istiridye
kabuğu haline getirilmiş, uçları karşılıklı ve aralıklı duran zarif
küpelerdi bunlar. Aynada kendine son bir kez daha baktı. Muhteşem
görünüyordu. Fırat Nehri kıyısındaki yabani kuğuların zarafeti ve
gururu ile yemek salonuna doğru ilerlerken, bu göz kamaştırıcı
güzelliğiyle, pek yakında başlayacağı söylenen Hitit-Mısır savaşını,
belki de önleyebileceğini düşünüyordu.
Altını süsleyen Anadolulular
Bu
satırlar tabii ki bir kurgu, bir canlandırma. Ama Hitit Kraliçesi’nin
taktığı altın taç, saç tokası ve küpeler tümüyle gerçek. Bunlar ve
altın işleme sanatının buna benzer yüzlerce örneği, bugün Anadolu
Medeniyetleri Müzesi ile British Museum’da göz kamaştırmaya devam
ediyor. Gold News’in 149’uncu sayısında ‘’Sarı Altının Kara
Yolculuğu’’nun başlangıcını anlatmış ve ‘’Bundan sonraki sayılarımızda
da Anadolu’da serpilip gelişmiş olan uygarlıklarda altının yerini ve
Anadolu’daki gelişimini anlatacağız’’ demiştik. Bu yolculukta Troya,
Alacahöyük, Eskiyapar, Horoztepe, Alişar, Boğazkale, Anadolu’daki Asur
kolonileri, Kaniş ve Karum, Gordion, Frig, Urartu, Ege, Bizans ve
Osmanlı gibi sayısız kilometre taşı var ve biz Alacahöyük’ten
başlıyoruz. Alacahöyük
yerleşimini ilk bulan ve dünyaya tanıtan kişi, 1893 yılında ise E.
Chantre olmuş. Daha sonra bir çok Avrupalı arkeolog ve tarihçi de
Alacahöyük’ü incelemiş.Ancak bu incelemeler küçük çaplı kişisel
girişimler olarak kalmış. Höyük'te gerçek anlamda ilk sistemli kazılar,
Cumhuriyet Döneminde Atatürk tarafından başlatılmış. 1935 yılında Türk
Tarih Kurumu adına Hamit Zübeyr Koşay, Remzi Oğuz Arık ve Mahmut Akok
gerçekleştirdiği ilk kazı çalışmaları ve onu izleyen incelemeler
sonucunda, Alacahöyük'te Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit ve Frig
dönemlerini kapsayan 4 ayrı kültür çağı bulunmuş. Böylece insanların
milattan önce 4’üncü bin yıldan başlayıp, yine milattan önce 750 yılına
kadar burada altın işlemeciliğini göz kamaştıran bir sanat haline
getirdikleri ortaya çıkmış.
Anadolu
kuyumcu ustaları, yıkama yöntemiyle tabiattan elde edilen altını bir
sanat eseri haline getirirken, ince kum ile perdahlamışlar. Oysa bu
yöntem, ne daha önce ne de daha sonra altın işçiliği yapan dünyanın
başka hiçbir yerinde görülmemiş, bilinmemiş. Alacahöyük’te bulunan
mücevheratın incelenmesinden anlaşılmış ki, Anadolu kuyumcu ustaları ta
‘’Tunç Çağı’’ndan beri, yani insanoğlunun bakıra kalay katmakla elde
ettiği tunçtan itibaren, altın madenine dövme, döküm, perçinleme,
kaplama gibi imalat teknikleri uygulamanın yanı sıra, kazıma, kabartma,
granüle etme, delik işi yapma, kakma, telkari ve renkli taş ile süsleme
yapmayı da keşfetmişler. Ayrıca, altın ve gümüşle birlikte zümrüt,
yakut, agat, akuamarin, grena, karneol, sard, plasma ve amatist gibi
gibi değerli taşları da kullanarak kuyumculukta adına bugün
‘’Oriantalizan’’ adını verdiğimiz yepyeni bir sanat sentezi ortaya
çıkarmışlar. Taç, küpe, broş, toka, elbise kemeri gibi takılarda hilal,
spiral şekilleri, nar, meşe palamudu gibi motifler kullanarak, tarihin
belki de en eski ‘’doğu-batı’’ sentezini yaratmışlar. Bu bulgulara
göre, Anadolu mücevher sanatı, tam dört bin yıllık bir tarihten
geliyor. Dünyada bir eşi daha görülmeyen bu sanat, Anadolu
uygarlıklarının özünden doğmuş. Sınırsız biçimler yaratmış. Güzellik,
renk, ışık üretmiş. Yaratılan her biçim, aynı zamanda bir fikir olmuş.
Felsefe hayat ve bilgi olmuş. Anadolu'nun eski kuyumcuları, fikirleri,
felsefeleri ve hayalleri mücevhere dönüştürmüşler. Mücevher
ölümsüzlüğün de bir biçimi olmuş.
Gültepeli
kuyumcu, dört bin yıl önce yaptığı altın küpeyle ölümsüzleşmiş.
Alacahöyüklü usta, prensesler için yaptığı taca her baktığında yeniden
doğmuş. Krezüs, altının ışığında canlanmış. Bugün müzelerde hayranlıkla
izlediğimiz zebercet, yakut ve kesme yeşim taşlarıyla süslü altın
tahtlar, geçmişin görkemini yaşatıyor. Elmaslı, yakutlu, zümrütlü altın
beşikler şehzadeleri günümüze getiriyor.
|