|
|
 |
 |
Okunma |
|
2542 |
ANTİK ÇAĞDA TAÇLAR
Mitolojinin
benzersiz kahramanlarını günümüzün birçok müzesinde resim, kabartma ya
da heykel olarak görmek mümkün. Kimi zaman kudreti ve gücü ile ürküten,
kimi zamansa insanı hayretler içersinde bırakacak kadar göz alıcı bir
güzellikte olan efsanevi taçların görünümleri de etkileyiciydi. Günümüzde
kimi zaman güzelliğin bir nişanı, kimi zamansa zarafetin bir simgesi
olarak kullanılan taçlar, asırlar öncesinde bu özelliklerinin yanı
sıra, asalet, kutsallık, güzellik ve saflık göstergesi olarak da
kullanılmışlar. Taçların kullanım yerleri arasında, ilk örnekler
için geçerli olan kutsal amaç ön plandadır. Tanrı ve tanrıçaların
başlarında görülen taçlar taşıyanın kutsal sembolü olarak da kabul
görüyordu. Örneğin; Şarap ve Tiyatro Tanrısı Dionysos'u gösteren birçok
tasvirde tanrı, asma dallarından yapılmış ve salkım salkım üzümlerle
bezenmiş büyük bir çelenkle karşımıza çıkar. Güneş Tanrısı Helios ise
başında güneşin ışınlarını simgeleyen bir taçla betimlenir. Şehirleri,
surları ve kent kapılarını koruyan Tanrıça Tykhe ise başında, şehir
surlarını ve kapılarını gösteren bir taçla tasvir edilir. Özellikle
Efes ve Antakya kentlerini koruyan Tykhe betimlerinde bu taçlara
rastlanır. Ayrıca Artemis ve Aphrodite gibi koruyucu tanrıçaların
başlarında da farklı semboller içeren gösterişli taçlar
bulunurdu.Kuşkusuz taç kullanımı sadece tanrı ve tanrıçaların tekelinde
değildi. Zamanla ölümlüler arasında da yayılan taç kullanımı değişik
formlarıyla antik çağ yaşamının her alanında ilgi ile karşılanıyordu.
Dinsel kullanımın yanı sıra, yarışma, evlenme ve cenaze gibi durumlarda
da taçlar özel takılar olarak kullanılıyordu. Antik çağda
ölümlü-ölümsüz herkes tarafından kullanılmış olan taçların ilk
örnekleri, doğada bulunan malzemelerden yapılıyordu. Çeşitli bitkilerin
dallarından ve yapraklarından yapılan bu ilk örnekler tanrı simgeleri
olarak kabul görüyordu. Çelenk formlu taçlarda en çok kullanılan olan
bitki kuşkusuz mersin, zeytin ve defnedir. Defne dallarından yapılan
çelenkler antik çağda özellikle erkekler arasında oldukça yaygın hatta
geleneksel bir kullanıma erişmiştir. Defne tacı ya da çelenginden söz
açılınca, mitoloji ve söylencelere de değinmek gerekiyor. Antik Yunan
Mitolojisi’nin en gözde anlatımlarından biri olan, defne çelenklerinin
erkeklerin başlarını süslemesi Apollon ve Defne aşkına dayanmaktadır.
Söylenceye göre tanrıların en yakışıklısı olan Apollon, ormanda
dolaşırken güzeller güzeli bir kıza rastlamış ve ilk görüşte aşık
olmuş. Ancak kız bakire kalmak için yemin etmiş olan ve erkeklerden
uzak yaşayan Daphne adında bir güzelmiş. Apollon'un ısrarına karşılık
vermeyen Daphne, Apollon'u arkasında bırakarak ormanın derinliklerine
doğru koşmaya başlamış. Apollon da aşık olduğu kadının peşine takılmış
ve amansız bir takip başlamış. Apollon, Daphne'ye yaklaşmaya başlayınca
güzel kız tanrılara bakire kalmak istediğini söyleyerek yalvarmaya
başlamış. Mesafe hızla kapanırken tanrılar kızın yakarışına kulak
vermişler ve Daphne'yi tam Apollon yakalamışken hızla bir defne ağacına
dönüştürmüşler. Apollon kızın kolunu yakaladığı anda, kızın yemyeşil
dallarla kaplanan bedeni karşısında donup kalmış. Kız çok kısa bir
sürede baştan aşağı dallar ve yapraklardan oluşan pırıl pırıl bir defne
ağacına dönüşmüş. Kızın yemini bozulmamış ancak Apollon bu duruma çok
üzülmüş ve kızı hiç unutmamak için yemin etmiş. Az önce kollarındaki
güzel kızın ağaca dönen bedenine son kez sarılmış ve yapraklarla dolu
dallarından birini alıp başına taç olarak takmış. Tanrı Apollon bu
defne tacını başından hiç çıkarmamış ve daha sonraları genç erkeklerin
defne tacı takmaları bir adet haline gelmiş. Özellikle erkeklerin,
atletlerin ya da spor yarışmalarında derece alan erkeklerin başına hep
defne taçları takılmış. İlerleyen zamanla birlikte altın
madenlerinin çalıştırılması, altın ve gümüşün işlenmesindeki
gelişmelerle, özellikle Helenistik Dönem'de, taçlar ışıl ışıl altın
yapraklara sahip olmuş. Altın dallar ve yaprakların yanı sıra, meşe
palamutlar, çiçekler ve hatta arı, ağustos böceği gibi böcekler de
çelenk formlu taçların görünümünü zenginleştirici unsurlar olarak
kullanılmışlar. Çelenk şeklindeki taçların yapımında, önce ince
altın bir borunun içi, dayanıklı olsun diye reçine ya da balmumu ile
dolduruluyor daha sonra da iki ucu birleştiriliyordu. Böylece başa
oturan altın bir halka elde ediliyordu. Sonra dövülmüş altın
levhalardan kesilerek şekillendirilen yapraklar, dallar, çiçekler ve
hatta böcekler alttaki boruya ekleniyordu. Bu şekilde altının göz
kamaştıran ışıltısı, antik çağ altın ustalarının becerikli ellerinden
çıkan değişik motif ve figürlerle birleşerek sanat eseri sayılan
taçlara dönüşüyordu. Geç antik çağda taçlar daha çok rütbe ve
statü göstergesi olarak kullanılır olmuştu. Toplum içindeki sosyal
konumu belirten takılar arasında yer alan taçlar bu dönemlerde de takı
olarak popülerliğini korumuştu. Çelenk formlu taçların yanı sıra,
diadem adı verilen taçlar da antik çağda rağbet gören baş takıları
arasındadır. İnce altın levhalardan yapılan diademlerde form olarak iki
tip vardır. Birinci gruptakiler alınlıklı diademlerdir ki bunlar üçgen
şekillidirler. İki uçları arkada birleştirildiğinde alından üçgen
şeklinde yükselir. İkinci grupta ise şerit ya da bant formlu diademler
yer alır. Diademler adak ve sunu eşyası olarak kullanıldıkları gibi
çoğunlukla mezar hediyesi olarak kullanılmışlardır. Özellikle Artemis
ve Aphrodite'nin genç kız olarak betimlendiği eserlerde bu tanrıçalar
diadem kullanırken gösterilmişlerdir. Dünyaca ünlü diademler
arasında yer alan ve bugün Moskova'daki Puskin Güzel Sanatlar
Müzesi'nde sergilenen saçaklı diademler, antik Anadolu takı sanatının
baş yapıtları olarak ilgi görmektedirler. Bu iki diadem, ünlü Troya
antik kentinde bulunmuş ve yasadışı yollarla yurtdışına kaçırılmış.
Yüzlerce altın eserle birlikte Moskova'da ortaya çıkan bu diademlerdeki
sanat ve estetik, asırlar geçmesine karşın hâlâ görenlerin nefesini
kesecek nitelikte. Alna dökülen incecik yapraklar, zülfü andıran ve
omuzlara dökülen zarif saçaklar hep Anadolu'nun bitmez tükenmez
zevkinin ve birikiminin bir yansımasıdır. Bu öyle bir yansımadır ki, ne
aradan geçen yüzyıllar gölgeleyebilmiştir bu zarafeti, ne de Anadolu
topraklarından uzakta, başka müzelerde yaşanan karanlık sürgün
yılları... Troya'dan, Alacahöyük'ten, Efes'ten ve daha birçok Anadolu
antik kentinden günümüze ulaşan taçlar, yüzyıllar sonra bile hem
tasarımcılara ilham veriyorlar, hem de görenleri büyüleyici
ışıltılarıyla etkiliyorlar aradan yüzyıllar geçmesine karşın...
|