|
|
 |
 |
Okunma |
|
490 |
ALTININ CAZİBESİNE DAYANAMAYAN PADİŞAHLAR Osmanlılar da
Anadolu’da kendilerinden önce kurulmuş öteki uygarlıklar gibi altını
sevdiler ve onu büyük bir maharetle işlediler. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni
Sultan Süleyman gibi çok büyük iki padişah bile gençliklerinde kuyumculuk
sanatını öğrenebilmek için çırak olarak çalıştılar.
On beş, on altı yaşlarında, uzun boylu, iri yapılı genç, kuyumcu işliğinin
başında kan ter içinde çalışıyordu. Biraz
önce büyük bir özenle çekip uzattığı ipek inceliğindeki altın teli tam
düğümleyecekken, tel yine kopuverdi. Delikanlının zaten kırmızı olan
yüzü iyice kızardı. Pençe gibi elleriyle kavradığı örsü fırlatıp attı.
Elinin tersiyle masa üzerindeki bütün aletleri, bıçakları, makasları,
çekiçleri ve irili ufaklı altın levhaları da süpürüp, yere çaldı.
Sabahtan beri uğraşıp, tel tel altın çekmiş, ama bunları örme bir
bilezik haline getirmek için düğümlerken, tel her defasında kopup
gitmişti.
Hırsla burnundan solurken, arkasından yaklaşan beyaz
sakallı yaşlı adamın sesini duydu. Adam, “Hep söyledim sana, altın
nazlı bir kadın gibidir, ona karşı hep nazik olmalısın’’ diyordu.
Delikanlı arkasına döndü ve kendisine kuyumculuk öğreten ustasını
gördü. Utandı. Aletleri ve altınları toplayıp yeniden masaya koydu.
Usta ile çırak yeniden çalışmaya ve sihirli maden altını, göz
kamaştırıcı güzellikte bir hasır bilezik haline getirmeye başladılar. Delikanlının
adı Selim idi. Yıl 1487 idi ve Selim Trabzon Vilayeti’nde şehzadelik
yaparak devlet işlerini öğrenirken, bir yandan da iyi bir kuyumcu
ustası olmaya çalışıyordu. Kısa bir süre sonra bütün dünya onu Osmanlı
Padişahı Yavuz Sultan Selim diye tanıyacak ve onun bütün Arap
Yarımadası’nı, o zamanın en güçlü devleti Mısır’ı, Akdeniz’in büyük bir
bölümünü nasıl fethettiğini, Hilafet müessesesini alıp Osmanlı
İmparatorluğu’na nasıl getirdiğini bir bir öğrenecek ve önünde saygıyla
eğilecekti. Osmanlılar ve altın Gold
News’un 149’uncu sayısında başlattığımız ‘’Sarı Altın Yeşil
Anadolu’da’’ gezisinde bu sayıdaki durağımız Osmanlı İmparatorluğu. Tam
altı asır boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamı denince akla gelen
ilk sembol, göz kamaştıran mücevherler olmuş. İslam’da altın
kullanımında aşırıya kaçılmaması geleneği olduğundan, özellikle sofra
takımlarında altın yerine gümüş ve tombak tercih edilmiş, altın da saf
halde değil, başka bir madenle karıştırılarak kullanılmış. Osmanlılarda
kuyumculuk, padişahlar tarafından sevilen ve desteklenen bir sanat dalı
olmuş. Osmanlıların en kudretli padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim
ile Kanuni Sultan Süleyman, şehzadelikleri döneminde görev yaptıkları
Trabzon’da kuyumculuk öğrenmişler. Mücevherlerde altınla birlikte
kullanılan taşlar çeşitli yerlerden getirilmiş. Mesela firuze
Nişabur’dan, elmas Hindistan’dan, lal taşı Bedehşan’dan, yakut
Seylan’dan, zümrüt Mısır’dan, inci ve akik ise Yemen’den temin edilmiş. Osmanlı
takıları arasında sorguç, hotoz, zülüflük, enselik, saç bağı,
gerdanlık, iğne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, halhal, pazubent, düğme,
zincir, kemer ve kemer tokası ilk göze çarpanlardan.Osmanlılar,
kuyumculuktaki ustalıklarını takılardan başka yerlerde de göstermişler.
Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan ‘’III. Murad Divanı’’ kitabının
kabı, bir çok takıdan çok daha ihtişamlı. Sultan III. Murad’ın
saltanatı sırasında sarayın ‘’Başkuyumcu’’su olan Bosnalı Mehmed
Usta’nın eseri olan bu kitap kabı, altın zemin üzerine delik işi ve
kuyumcu kalemi tarağı ile yapılmış kıvrımlı dal ve Rumiler, köşeli ya
da düz zümrüt ve yakutlarla meydana getirilmiş. Hem erkek hem de kadınların kullandığı sorguç da
Osmanlılarda kuyumculuğun nasıl olağanüstü bir sanat haline getirildiğini
ortaya koyuyor. Yine Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunan 18’inci yüzyılda
yapılmış bir sorguç, altından yapılmış sapı, ortasındaki kocaman zümrüt ve
çiçek biçiminde işlenmiş elmaslarıyla günümüzde de göz kamaştırmaya devam
ediyor.Elmas, zümrüt ve yakutlarla bezeli broşlar, fantastik bir tasarım
olan ‘’titrek’’ takılar, ‘’tektaş’’, ‘’gül’’ ya da ‘’Divanhane çivisi’’ adı
verilen çeşitli yüzükler, ‘’akarsu’’ denilen bilezik ve kolyeler, ‘’pay-ı
çift’’, ‘’üç ayaklı’’ diye isimlendirilen küpeler, altının kıymetli taşlarla
büyük bir uyum içinde birleştirilerek Osmanlılarda nasıl büyük bir sanat
haline getirildiğini ortaya koyuyor.
|