|
|
 |
 |
Okunma |
|
704 |
GİZEMLİ MEDUSA HEYKELLERİ Rivayetler
ne kadar değişik olursa olsun, bugün bile değişmeyen bir gerçek var.
Aradan bunca uzun bir süre geçmesine rağmen, Yerebatan Sarayı’ndaki dev
Medusa heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla büyük ilgi çekiyor ve o
tarihten bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular ahenkle damlayarak,
sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde dolaşanlara talihsiz
Medusa’nın yılan ıslıklı şarkısını fısıldıyor.
Yağlı
sedir ağacından yapılmış meşaleler, gece karanlığında ölgün ölgün
yanıyor ve ıslak taş duvarları yetersizce aydınlatıyordu. Soğuktu.
İnsanın kanını donduran nemli bir soğuk, nereden estiği belli olmayan
ıslıklı rüzgarlarla, yeraltındaki uçsuz bucaksız bu dev mağarada kol
geziyordu. Meşalelerin ışıkları, tabanı kaplayan bir karış
yüksekliğindeki suyun yüzeyinde, korkunç şekilli hayvan resimleri
yaratıyordu.
Gece karanlığında binlerce adam, soğuktan donmamak için birbirlerine
sımsıkı sokulmuş, sabah olmasını bekliyordu. Yer suyla kaplı olduğu
için oturamıyorlardı, yatamıyorlardı. Sudan biraz yüksekçe duvar
çıkıntılarına sırayla çıkıp, uyuklamaya çalışıyorlardı. Üzerlerindeki
Hidrapolis keteninden yapılmış paramparça harmaniyeler, tunikler onları
bu dondurucu soğuktan kurtarmaya yetmiyor, çoğu bir daha
uyanamayacakları sonsuz bir uykuya dalarak yavaşça suya düşüyor ve
cansız gövdelerinin suda çıkardığı şapırtılı ses, mağaranın ıslak
duvarlarında uzun uzun yankılanıyordu. Dünyanın yedi iklim, dört
mevsiminden bahtsız kaderlerinin buraya sürükleyip attığı 7000 kadar
adam bu dipsiz mağarada birer birer hayata veda ederken geride
kalanlar, arkadaşları için sessizce gözyaşı döküyordu. Esmer tenli
Suriyeliler, tıknaz Gürcüler, kulaklarında bakır halkalar taşıyan
Habeşler, yüz ve kolları nakış nakış dövmeli Persler, burunlarına demir
çemberler takmış abanoz vücutlu Araplar, saçları örgülü Hintliler,
gururlarını çoktan yitirmiş Kafkasyalılar ağlıyorlardı. Gözyaşları
sessizce suya düşüyor, suda zümrüt yeşili ve fosforlu yakamozlar
yaratıyordu. Arkadaşlarının ve kendilerinin kötü kaderi için sessizce
ağlayan bu adamlar, gözyaşlarının yıllar sonra yine burada dikilecek
sütunlara işleneceğini ve bu gözyaşı kabartmalarını gören milyonlarca
insanın da ağlayacağını görecek kadar çok yaşayamayacaklardı. Yere batmış bir saray Kadim
tarih kitaplarının tozlu sayfalarındaki kuru ve resmi ifadeli bilgileri
okurken kafamızda canlanan görüntüler bunlar. Yerebatan Sarayı ya da
dünyada tanınan adıyla Basilika Sarnıcı’ndan bahsediyoruz. Bizans resmi
kayıtlarına göre, 7000 kölenin çok zor şartlar altında ve geceli
gündüzlü çalışarak inşa ettikleri dünyanın en büyük sarnıcının içindeki
mermer sütunların çoğunun üzerinde bulunan gözyaşı şekilleri, işte bu
inşaat sırasında hayatını kaybeden köleler için ağlayan arkadaşlarının
gözyaşlarını temsil ediyor. Kurulduğu andan itibaren zenginliğin
sembolü haline gelen İstanbul, tarihi boyunca sık sık kuşatmalarla
karşılaşmış. Uzun süren kuşatmalar sırasında meydana gelen su
sıkıntısını önlemek için de suların depolanacağı sarnıçlar yapma
ihtiyacı duyulmuş. Bunlardan en büyüğü de Yerebatan Sarnıcı.
Ayasofya’nın güney batısında ve biraz ilerisinde bulunan Basilika
Sarnıcı, 527-565 yılları arasında hüküm süren Bizans imparatoru I.
Justinianus tarafından yaptırılmış. Sonraları suyun içinden yükselen ve
adeta bir ormanı andıran mermer sütunlar nedeniyle halk arasında
“Yerebatan Sarayı” olarak isimlendirilmiş. Sarnıcın yerinde daha önce
erken Roma çağında yapılmış olan büyük bir Basilika varmış. Burası 476
yılında çıkan bir yangında tamamen harap olduktan sonra İlius
tarafından yeniden yaptırılmış, ancak tekrar bir yangın felaketine daha
uğramış. Daha sonra 532 yılında bütün İstanbul’u kasıp kavuran Nika
isyanında mermerlerine varıncaya kadar tahrip edilmiş. İmparator
Justinianus, yangına uğramış olan büyük basilikanın yerinde tahminen
542 yılında, kayalık olan arazinin metrelerce derine inilerek kazılması
yoluyla günümüzdeki sarnıcı yaptırmış. İnşaat sırasında tam 70000 köle
yeraltında çalışmış. Basilika Sarnıcı’nın suyu İmparator Valens
tarafından 368 yılında yaptırılan 971 metre uzunluğundaki Valens
(Bozdoğan) kemeri ile İmparator Justinianus’un yaptırdığı 115 metre
uzunluğundaki Mağlova Kemeri yardımıyla şehre 19 kilometre mesafede
bulunan bugünkü Belgrat Ormanları’nda bulunan Eğrikapı su taksim
merkezinden getirilmiş. 
Yerebatan
Sarayı, uzunluğu 140, genişliği ise 70 metre olan dikdörtgen biçiminde
bir alanı kapsayan dev bir yapı. 52 basamaklı taş bir merdivenle inilen
sarnıcın içinde her biri 9 metre yüksekliğinde tam 336 sütun bulunuyor.
Birbirlerine 4.80 metre aralıklarla dikilen bu sütunlar, her sırada 28
tane olmak üzere 12 sıra oluşturuyor. Çoğunun daha eski yapılardan
toplandığı anlaşılan ve çeşitli mermer cinsleriyle granitten yontulmuş
sütunların büyük bir kısmı tek parçadan, bir kısmı da üst üste iki
parçadan meydana geliyor. Sütunların bazıları Korint, bazıları da Dor
üslubunda yapılmış. Sarnıcın tuğladan örülmüş 4.80 metre kalınlığındaki
duvarları ve tuğla döşeli zemini Horasan harcından kalın bir tabakayla
sıvanarak su geçirmez hale getirilmiş. Toplam 9.800 metrekarelik bir
alanı bulunan sarnıç yaklaşık 100.000 ton su depolama kapasitesine
sahip. Sütunlardan, üzeri oyma ve kabartma halinde tavus gözü, sarkık
dal ve özellikle gözyaşı şekillerinin tekrarıyla süslenmiş olanı hemen
dikkat çekiyor. Bu gözyaşlarının hikayesini anlattık ve daha o
zamanlarda bile Bizanslılar bunların bahtsız kölelerin gözyaşları
olduğuna inanırlarmış. Medusa’nın gözleri Yerebatan
Sarayı denince, burada bulunan Medusa heykellerinden de mutlaka söz
etmek gerekiyor. Sarnıcın kuzey batı köşesindeki iki sütunun altında
dayanak olarak kullanılan bu Medusa başları, Roma çağı heykeltraşlık
sanatının en güzel örnekleri. Rivayetlere göre Medusa, Yunan
Mitolojisi’nde yeraltı dünyasının dişi canavarı olan üç Gorgona’dan
biri. Kendisine bakanları bir anda taşa çevirme gücüne sahip olan ve
saçları yüzlerce yılandan meydana gelen Medusa’nın heykelleri, eski
dönemlerde büyük yapıları ve özel yerleri kötülüklerden koruması
inancıyla kullanılmış. Yine rivayetlere göre Medusa, simsiyah gözleri ve
uzun lepiska saçlarının güzelliği ile övünen bir genç kızmış. Eski
Yunanistan’ın en büyük tanrısı Zeus’un oğlu olan Perseus’a gönül
vermiş. Ne var ki, tanrıça Athene de Perseus’a aşıkmış ve çok
kıskandığı Medusa’nın o pek öğündüğü saçlarını, korkunç yılanlar haline
getirmiş. Ondan sonra da Medusa her kime baksa, onu bir anda taş haline
getirir olmuş. Rivayetler ne kadar değişik olursa olsun, bugün bile
değişmeyen bir gerçek var. Aradan bunca uzun bir süre geçmesine rağmen,
Yerebatan Sarayı’ndaki dev Medusa heykelleri, ters ve yan duruşlarıyla
büyük ilgi çekiyor ve o tarihten bugüne Yerebatan Sarayı’ndaki sular
ahenkle damlayarak, sarnıcın yarı karanlık gizemli atmosferinde
dolaşanlara talihsiz Medusa’nın yılan ıslıklı şarkısını fısıldıyor.
Osmanlı’nın su sevdası İstanbul
1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra, Yerebatan
Sarnıcı bir süre kendi haline bırakılmış. Çünkü Osmanlılar duran değil,
akan suyu benimsemişler. Ayrıca Osmanlılar İstanbul’un su sıkıntısını
yeni yaptıkları su kemerleri ile büyük ölçüde gidermiş oldukları için,
Yerebatan’ın suyunu daha çok saray bahçelerinin sulanmasında
kullanmışlar. Ama Osmanlı yönetimi Yerebatan’a karşı tümüyle ilgisiz de
kalmamış. Sarnıçta gerekli onarımlar hep yapılmış. Osmanlı
İmparatorluğu döneminde sarnıcın ilk onarımı 1723 yılında Mimar
Kayserili Mehmet Ağa tarafından yapılmış. 1876 yılında da Sultan II.
Abdülhamit döneminde ikinci kez büyük bir onarımdan daha
geçirilmiş. Yerebatan’ı yıllar sonra ilk kez keşfedip, Batı dünyasına
tanıtan kişi ise 1544-1550 yıllarında Bizans kalıntılarını araştırmak
için İstanbul’a gelen Hollandalı gezgin P. Gyllius olmuş. Bu kadar
eski, bu kadar büyük ve bu kadar gizemli bir sarnıç hakkında çok fazla
rivayet ve hikaye olması doğal. Cumhuriyet döneminde müze haline
getirilen Yerebatan Sarayı, bugün artık aydınlatılmış suları, içinde
yüzen balıkları ile yine ayakta ve ziyaretçilerini bilinmeyen bir
tarihin derinliklerine doğru esrarengiz bir yolculuğa çıkarıyor.
Ve Binbirdirek Aslında
Yerebatan’ın biraz ilerisinde, onun kadar tanınmayan küçük bir kardeşi
daha var. Binbirdirek Sarnıcı, Sultanahmet Camii ile Çemberlitaş
arasındaki Divanyolu’nda bulunuyor. Binbirdirek, Bizans İmparatoru
I’inci Constantinus döneminde Roma’dan İstanbul’a gelen senatör
Philoksenus’un yaptırdığı sarayın sarnıcı olarak inşa edilmiş. 64’e 57
metre boyutlarındaki sarnıçta 16 diziden oluşan 224 sütun var ve adını
da bu sütunlardan alıyor.Bizans’ın son zamanlarında terk edilen
Binbirdirek, Osmanlı döneminde ipek ve iplik atölyelerinin bulunduğu
bir yer haline getirilmiş. Daha sonraları üzerine Tayyarzade ve Fazlı
Paşa köşkleri yapılan Binbirdirek de bugün müze olarak kullanılıyor.
Binbirdirek Sarnıcı, Avrupa'nın ikinci büyük kapalı su sarnıcı olma
özelliğini taşıyor. Yolunuz düşerse Yerebatan Sarayı’na ya da
Binbirdirek Sarnıcı’na gidin. Meneviş meneviş harelenen suları,
yüzlerce yıldır sürüp gelen ahenkli su seslerini, kaderlerine ağlayan
adamların sessiz iç çekişlerini, şafak pembesi, hüzün mavisi
renklerinde, nakış nakış ipek dokunan tezgahların fısıltısını
duyacaksınız.
|