|
|
 |
 |
Okunma |
|
636 |
MÜCEVHER İSİMLER Çoğu
zaman kimlik ve isim birbirine karışır. İsim mi sahibini temsil eder,
yoksa sahibi mi ismi? Çocuklarını ölümsüz ve değerli kılmak isteyenler
birbirinden kıymetli taş ve madenlerin adını onlara isim olarak seçmiş.
İşte Dürdane’den Zernigar’a ‘kıymetli’ isimler... Farsça
kökenli bir sözcük olan “isim”in sözlüklerdeki karşılığı bir şeyi
anlatmaya, tanımlamaya, açıklamaya, bildirmeye yarayan söz olarak geçse
de, konusu insan olunca bu sözcüğün yüklendiği anlam değişiyor ve insan
ismi kimliğinin en önemli parçası haline geliyor. Hatta çoğu zaman
kimliği temsil ediyor. İsim konusunda Antik Mısır kültüründen, Roma
İmparatorluğu’na, İskandinav ülkelerinden İsrailoğullarına ve Müslüman
Araplara kadar pek çok uygarlığın hemfikir olduğu nokta; ismin, o isme
sahip olan insanların kaderleri üzerinde bir etkisi olduğu. Ancak bu
inancın en güçlü savunucuları “nomen est omen” yani isim kaderdir diyen
Romalılar. İsimler ve onların anlamlarından etkilenen Anadolu
kültüründe çocuklarının kaderlerini değiştirmek amacıyla isimlerinin
değiştirilmesi, ya da ilginç isimler verilmesi de bir gerçeklik.
İsim-kimlik-kader arasındaki bağlantının en rasyonel anlamda eskiden
Türkler tarafından ele alınmış olduğunu görüyoruz. Eski zamanlarda
Türkler’de aileler çocuklarına doğum anında geçici bir isim verirlerdi.
Çocuğun gerçek ismi gençlik çağlarında yaptığı kahramanlıklarla özdeş
şekilde belirlenmekteydi. Böylece isim-kimlik-kader arasındaki bağlantı
şansa bırakılmıyordu.
 Dede
Korkut hikayelerinde gördüğümüz “Boğayı bir yumrukla yere seren” gencin
Boğaç Han adıyla nam salmış olması bunun tipik bir örneğidir. Günümüze
daha yaklaşıldığında ise çocuğa verilen isimle onun kişiliğinin
benzeşmesi beklentisine tanık oluyoruz. “İsmiyle müsemma” deyimi de bu
inancın bir sonucu. İsim ve kimlik arasındaki bu girift ilişki,
ebeveynleri çocukları için güzel, etkileyici, ölümsüz çağrışımlı adlar
bulmaya itmiş yüzyıllardır. Tabi ölümsüzlük ve değerlilik denince akla
önce mücevherler gelmiş. Sonuçta Osmanlı’dan günümüze uzanan, İstanbul
kültüründen Anadolu kültürüne kadar geniş bir yelpazede yer alan “paha
biçilmez” isimler ortaya çıkmış. İşte o isimlerden derlediklerimiz:
ALTUNAY: Altın ay AZRA: Delinmemiş inci BERİL: Doğada altıgen billurlar halinde bulunan saydam, çoğu yeşil berilyum CEVAHİR: Cevherler DÜRRÜŞAHVAR: Şahlara layık inci DÜRREFŞAN: İnci serpen DÜRÇİN: İnci toplayan DÜRDANE: İnci tanesi DÜRRİYE (Düriye): İnci gibi parlayan, parlak pırıltılı ELMAS: Değerli taş FİRUZE: Nişabur’da çıkan açık renkli bir taş GEVHER: Elmas GEVHEREFŞAN: Gevher saçan GEVHERİN: Mücevherli GEVHERİZ: Gevher saçan kimse GÜHER: İnci, elmas, mücevher gibi taşları tanımlayan gevher sözcüğünün hafifletilmişi GEVHERHAN: Mücevherlerin hanı İNCİ: İstiridyeden elde edilen çıkan değerli taş LAL: Kırmızı ve değerli bir süstaşı LAMİA: Parlayan parıldayan şey MİNE:
Renkli cam kırıklarının dövülüp toz haline getirilerek takı yüzeyinde
hazırlanan yuvalara doldurulması tekniği. Takı fırınlanınca cam
eriyerek takı yüzeyinde parlak bir hal alır. NEVZER: Yeni altın PERİZE: Kırmızı altın PERTEV: Parlaklık, ışık yalım SEDEF: İnci kabuğu SİMİN: Gümüşten, gümüşe benzer, gümüş gibi SİMİNBERAN: Göğsü gümüş gibi olanlar SİMTEN: Gümüş tenli YEŞİM: Yağmur taşı da denilen yeşil, değerli taş YAKUT: Değerli bir süs taşı ZEREFŞAN: Altın saçan ZERRİN: Altından yapılmış, altın ZERNİGAR: Altınla işlenmiş, yaldızlı ZERGUN: Altın renkli, altın gibi sarı olan ZEYNEP: Babasının ziyneti ZİYNET: Süs Bezek ZÜMRÜT: Değerli taş İsimleri Kadar Değerliler... Gevher
Nesibe Sultan: Türk Selçuklu Sultanı Kılıçarslan’ın kızı. Rivayete
göre 26-27 yaşlarında veremden hayatını kaybetmiş. Ölümünden önce
Kayseri’de bir hastane açılmasını isteyen Gevher Nesibe Sultan, bu
hastanenin açıldığını görememiş. Ancak vasiyetini yerine getiren
kardeşi sayesinde 12 ve 13. yüzyıllarda tıp bilimi en üst seviyeye
ulaşmış. Gevher Nesibe Sultan, tarihte ilk kez teorik eğitim yapan tıp
okuluna ihtiyaç duyan ve kişisel servetini bu uğurda harcayan, sosyal
hizmetleriyle tanınan ismi kadar kıymetli
bir Türk kadını... Yakut Mustasımı: 13. yüzyılda, İslam yazısının
Sülüs, Nesih, Mukakak, ReyhÉnü, Tevkü, Rıkaa’ adıyla bilinen altı
çeşidini, bütün kaideleriyle tamamlayıp yazmayı başarmış, ayrıca bu
yazılarda kullanılan kamış kalemin ağzını eğri kesmeyi icat ederek hat
sanatına ayrı bir güzellik kazandırmış. 180 yıl yaşadığı rivayet edilen
Mustasımı’nın, binden fazla Kuran-ı Kerim yazdığı söylenir. İstanbul
Kütüphane ve müzelerinde bulunan 17 çalışmanın, Yakut’un eseri olduğu
son sayfalarındaki imza ile belirlenmiş. Güher Pekinel: Kardeşi Süher
Pekinel ile birlikte, günümüzde dünyanın en iyi piyano ikililerinden
biri olan Güher Pekinel gözler için değil, kulaklar için birer mücevher
olan yapıtları sunmakta..
|