|
|
 |
 |
Okunma |
|
2410 |
Türklerin çok değişik coğrafi koşullar, değişik
kültür çevreleri içinde, uzun zaman aralığında oluşturduğu mimari
eserler sözkonusu edildiğinde, Anadolu Türk Mimarisine özel bir yer
ayırmak gerekir. Yakın zamana kadar, Anadolu Türk sanatı ve mimarisi
konusunda araştırma yapanların büyük bir bölümü, bazı önyargılarla bu
sanatı ve mimariyi İslam sanatı çerçevesi içinde sınırlı bir yere
oturtuyor, oluşumunda katkısı olan öğeleri bu genel çerçeve içinde
açıklamaya çalışıyorlardı. Bu tür yaklaşımların başlıca nedeni, Türk
sanatı üstüne özgül araştırmaların sınırlı oluşu kadar,
araştırmacıların önyargılarından da gelmekteydi. Oysa bugün aynı konuda
oldukça yoğun çalışmalar yapılmakta, Türklerin sistemli bir gelişme
sonucunda ortaya koydukları Anadolu Türk mimarisinin özgün karakteri
açık bir biçimde belirlenerek, daha sağlam genel yargılara
varılabilmektedir. Özellikle Türk araştırmacılar bir yandan
ayrıntılarına kadar mimari ürünleri geniş yığınlara tanıtmaya
çalışmakta, basamak niteliğindeki eserleri gün ışığına
çıkarmaktadırlar. Bu tür malzemenin yanı sıra, eserlerin o ortamın
siyasal, ekonomik ve sosyal yapısını da belirleyen çalışmaların
sürdürülmesi sevindiricidir. Bu girişimler, mimariyi toplumdan
soyutlayarak, yalnız biçimsel gelişmelerine yaslanarak yargılarda
bulunmayı önlemekte daha sağlam noktalara ulaşma olanaklarını
çoğaltmaktadır.Öte yandan daha düne kadar
genellikle tek tek eserler üzerinde dururken, bugün konuya daha büyük
ölçekte yaklaşılmakta örneğin, eski bir kentten bu kentin en yalın
evine kadar uzanan bir bütünlük duygusu içinde yapılan değerlendirmeler
dikkati çekmektedir. Ayrıca Türk Kenti- Türk Evi de yalnız fiziksel
görüntüsü içinde düşünülmemekte, oluşumundaki siyasal, ekonomik, sosyal
yapıyla birlikte verilmeye çalışılmaktadır. Bu da önemli bir gelişme,
tarihi çevreyi bir bütün olarak görme aşamasıdır. 11.
yüzyılın ikinci yarısından sonra Anadolu’da yoğun biçimde yerleşmeye
başlayan Türkler, kısa zamanda İslam dininin ve kendi toplum
yapılarının gereklerine uygun bir mimari ortamın yaratılmasına
çalışmışlardır. Kuşkusuz Anadolu ilk kez 11. yüzyılın ikinci yarısında
Müslüman topluluklarla karşılaşmıyordu. Özellikle Güneydoğu Anadolu da
daha 7. yüzyılın sonlarında birçok eski kent, Müslümanlığın yaygınlık
kazandığı önemli yerleşme merkezleri durumuna gelmiştir. Ancak Bizans
İmparatorluğu’nun topraklarını daraltarak batıya doğru ilerleyen
Türkler, Hıristiyan dünyasının mimari geleneklerine ve isteklerine
karşılık, İslam dininin getirdiklerini yerleştirmeye çalışmışlardır.
Kısa sürede çeşitli yerleşme merkezleri; başta cami olmak üzere türbe,
medrese ve zaviye gibi dinsel amaçları ağır basan yapılarla
donanmıştır. Bunun yanı sıra Türklerin daha önce Anadolu dışındayken
özellikle üzerinde durdukları askeri ve sivil yapılar da dinsel
yapılarla birlikte oluşmuş, Anadolu yeni bir görünüm kazanmıştır. Burada
önemle üzerinde durulacak noktalardan birisi, Anadolu’nun değişik
bölgelerinde egemen olan mimari geleneklerin ve geçmişte üretilmiş
mimarinin, Türkler tarafından gerçekleştirilen yeni oluşumlara
etkisidir. Özellikle ilk yıllarda, alınan bölgelere getirilen yeni
değerleri, eldeki olanaklarla şekillendirmek gerekiyordu. Sultan ve
beylerle, mimari eylemlerde söz sahibi kişilerin, yeni olanakları
kullanırken bağnaz bir tutumla olaya yaklaşmadıkları anlaşılmaktadır.
Bunun kanıtı, mimari eylemleri oluştururken yerli ustaların sürekli
kullanılmasıdır. Yerli ustalar bir oranda eski geleneksel
alışkanlıklarını, yeni isteklere uydurmaya çalışmışlar, İran,
Azerbaycan, Suriye’den gelen ustalarla birlikte Anadolu Türk
mimarisinin oluşumuna katkıda bulunmuşlardır. Bu oluşum sırasında bazen
Anadolu’nun geleneksel, bölgelerde geçerli malzeme olanaklarından
yararlanılmış, bazen de İran, Mezopotamya ve Suriye’nin eski denenmiş
malzeme ve teknikleri Anadolu’ya aktarılmaya çalışılmıştır. İlk
yıllarda bu yüzden Anadolu’daki değişik yerleşme bölgelerinde oluşan
ürünlerde belirgin bir bütünlük yoktur. Nedeni, özümleme süresinin
koşullarında aranmalıdır. Ancak 13. yüzyılın başlarında -bazı bölgeler
dışında- mimaride bir bütünlüğün varlığı sezilmekte, bir süre bu
bütünlük mimaride egemen olmaktadır. Biraz da bu durumu sağlayan,
siyasal, ekonomik ve diğer etkenlerin mimari oluşuma olanak tanımasıdır. Azımsanamayacak
bir diğer etken de doğudan Anadolu’ya sürekli göçlerin olmasıyla
ilgilidir. Zaman zaman yavaşlasa da bu göçler, mimari ve bezeme
alanında sürekli bir alışverişi beraberinde getirmiş, Osmanlı
İmparatorluğu’nun mimariyi merkezi bir düzene bağladığı yıllara kadar
sürmüştür. Doğudan getirilenlerle yeni alınan topraklardaki gelişmeleri
göz önünde tutan Osmanlı mimarlarının ürünleri, bir oranda
imparatorluğun bütün topraklarında geçerli olmaya yönelmiştir. Bu durum
bir anlamda Osmanlı toplumunun o yıllardaki siyasal, ekonomik ve sosyal
yapısının mimariye yansımasıdır. 11. yüzyıldan
başlayarak 16. yüzyılın ortalarına kadar süren uzun zaman dilimi içinde
üretilen eserlerin tümü gözden geçirildiğinde ilk dikkati çeken, bu
süre içinde Büyük Selçuklu, Erken Türk Beylikleri, Anadolu Selçuklu,
Beylikler ve Osmanlılar’ın egemen olduğu topraklarda sınırlı yapı
tekniklerinin kullanılmış olmasıdır. Gerçekten Türklerin yeni yapı
teknikleri ortaya koymaktan çok, eldekileri büyük bir ustalıkla
geliştirerek kullandıkları görülmektedir. Özellikle konut mimarisinde
bölgesel malzeme ve tekniklerle yetindikleri, bu yüzden de her bölgede
çok değişik görünümlere ulaştıkları dikkati çekmektedir. Konut
mimarisi alanında Anadolu’nun kuzey bölgelerinde ahşap, güney
bölgelerinde taş yapının ağırlık kazanmasına karşılık, diğer bölgelerde
genellikle kerpiç ve hımış kullanımı ağırlık kazanmaktadır. Geleneksel
konut yapımındaki bu görüntünün yanı sıra, anıtsal mimaride de
çoğunlukla taş duvar yapımının geniş bir kullanıma ulaştığı görülür. Bu
durum bir bakıma Iran ve Orta Asya’daki yapı tekniklerinden kopmanın en
somut örneğidir. Yapıların örtü sistemlerinde
ise ikili bir durum dikkati çekmektedir. Bir yandan düz ahşap çatı ve
taş tonoz kullanılırken, öte yandan -Orta Asya ve Iran etkilerinin
izleri olarak- tuğladan kubbe ve tonozlara da büyük oranda yer
verildiği görülür. Tuğladan kubbe ve tonoz kullanılmasının bir önemli
yanı da sürekli gelişmeye olanak tanımasıdır. Bu nedenle 13. yüzyıldan
sonra Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş
topraklarındaki anıtsal yapıların örtü sisteminde tuğla tonoz ve kubbe
egemen olacaktır. Kuşkusuz bu egemenliğin yanı sıra ahşap kirişlemeli
düz tavan örtünün tümüyle ortadan kalktığı söylenemez. Özellikle ahşap
camiler başlığı altında toplanan bir grup yapıda ve diğer bazı
yapılarda bu sistem sınırlı oranlarda da olsa yaşamıştır. Mimariye
bağlı bezemede de ilginç gelişmeler söz konusudur. Anadolu’da özellikle
Selçuklu ve Beylikler dönemi taş işçiliği, İslam ve Anadolu öncesi Türk
mimari bezeme motiflerini geliştirerek sürdürmüştür. Ayrıca
Büyük Selçuklular yoluyla Anadolu’ya gelen bir diğer mimari bezeme,
çini ve sırlı tuğladır. Ancak sırlı tuğlanın kullanılması çini kadar
uzun ömürlü olmamış, özellikle 15. yüzyıldan sonra çok azalmıştır. Oysa
çini yapımı ve kullanımı gelişip yaygınlaşarak Osmanlı döneminin sonuna
kadar sürmüş, bugün birer başyapıt sayılan çeşitli örnekler birçok
yapıyı bezemiştir. Taş işçiliği, çini ve sırlı tuğla oranında olmasa
da, bazı mimari ürünlerde İran’dan getirilen alçı işi bezemeye yer
verilmiş, kalem işi dediğimiz boyalı bezeme de birçok yapıda
kullanılmıştır. Kuşkusuz, mimariyi tamamlayan
bezeme bunlarla bitmemektedir. Yapıların değişik yerlerinde karşımıza
çıkan tahta oymacılığı, sedef kakma işçiliği, maden, dokuma ve cam
işçiliği, yüzyıllara göre ağırlıkları değişerek mimaride kullanılma
olanaklarını bulmuşlardır. Özellikle Osmanlı döneminde büyük sorun,
işlevsel değerlere yer veren anıtsal mekânı yakalamak olmakla birlikte,
ona bağlı olarak bezemeye de gerektiği oranda yer verilmesine
çalışılmıştır. Kısaca değindiğimiz Büyük
Selçuklu, Erken Türk Beylikleri, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı
dönemi yapı teknikleri ve mimari bezeme türleri yanında biraz da bu
dönemde geliştirilen değişik işlevli yapı örnekleri üzerinde durmak
gerekir. Tarihsel süreç içinde Anadolu’daki Selçuklu, Beylikler ve
hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş topraklarında toplumun
isteklerine uygun bir biçimde gelişen bu değişik işlevli yapılar, bir
bakıma Türk toplumunun zaman içinde nasıl bir sosyal, ekonomik ve
siyasal yapı geliştirdiğini de ortaya koyacak niteliktedir. Fazla
ayrıntıya girmeden her değişik işlevli yapıdan örnekler verirken,
onların hangi gereksinmelerin ürünü olduğunu belirleyerek Türk
mimarisinin önemli bir kesitini bütünlemeye çalışmak yerinde olacaktır. Anadolu
Türk mimarisinde başta cami olmak üzere mescit, zaviye, türbe, kümbet,
medrese, tekke, hamam, kervansaray, bedesten, çarşı, köprü, kale,
köşk-saray gibi değişik işlevli yapılar belirli yoğunluklarda
üretilmiştir. Bu yapılar bazen tek başlarına, bazen de külliye
dediğimiz değişik ya da yakın işlevli kimi yapıları bir araya getiren
bir bütünlük içinde oluşturulmuşlardır. Sultanların, beylerin, devletin
ileri gelenlerinin ve halktan bazı kişilerin dinsel, sosyal ve yer yer
ekonomik amaçlarla yaptırdıkları bu yapıların, ayrıca vakıf dediğimiz
bir sistemle uzun yıllar yaşamaları sağlanmıştır. Merkezinde caminin
yer aldığı bu külliyeler, kendi dönemlerinde dinsel istekler dışındaki
işlevleri de karşılayan yapıların bir araya getirilmesiyle
oluşmuşlardır. Metin Sözen, Zeki Sönmez, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi, 1982
|