|
|
 |
 |
Okunma |
|
2071 |
Günlük işlerde kullanılan çeşitli toprak kaplara genel bir adla keramik
ya da seramik denilir. Bu kaplar, öteki kullanım eşyaları gibi biçim ve
süslemeleriyle birer sanat değeri taşıyabilir, dolayısıyla sanat tarihi
araştırmalarına konu olur ve müzelerde seçkin bir yer alırlar.
Yapılan
kazı ve araştırmalar, hem İslam ülkelerinde hem Anadolu dışındaki Türk
devletlerinde sanat değeri taşıyan keramik örneklerinin çok yaygın
olduğunu ortaya koymuştur. Bu keramikler, yetkin formları kadar üstün
bir teknik ve zevkle yapılmış süslemeleriyle de dikkati çekmektedirler.
Özellikle Abbasiler, Fatimiler, Samanoğulları, Karahanlılar ve ıran
Selçuklularında çok gelişmiş bir keramik sanatı olduğu bilinmektedir.
9. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar gelişen bu sanat, asıl büyük teknik
çeşitliliğine İran’da, Büyük Selçuklular döneminde ulaşmıştır.
Anadolu
Türk keramik sanatı, Büyük Selçuklu keramik sanatından kaynaklanmıştır.
Anadolu Selçuklu döneminden elimize geçen az sayıda buluntu, Selçuklu
ve Artuklu keramiğinin yüksek bir sanat değeri taşıdığını anlamamıza
yetmiştir. Bu dönemin sırsız keramiklerinde kazıma, çizikleme, kalıpla
kabartma, oyma-ajur gibi süsleme teknikleri kullanılmıştır. Ayrıca,
“Barbotin” denilen, elde biçimlendirilen keramik hamurunun kabın
yüzeyine uygulanması tekniğine de rastlanmaktadır. Keramikte sırın
kullanılmaya başlanması ile kaplara,renkli ve çekici bir özellik
kazandırılmıştır. Bu dönemde firuze sır altına siyah dekorlu ya da
sarı-kahverengi sırlı Selçuklu keramiklerine sıkça rastlanır.
İslam
ve Bizans sanatında kullanılan “Sgraffitto” tekniği, bu dönemde
Anadolu’da da karışmıza çıkar. Bu teknikte, sarımsı ya da kırmızı
keramik hamurunun üzerine çiziktirme ve kazıma ile geometrik motifler
ya da stilize bitki motifleri yapılıyor, sonra da bu motiflerin araları
renkli sırlarla sırlanarak fırınlanıyordu. Bu gruba ait Selçuklu figür
anlayışını yansıtan insan ve kuş figürlü örnekler de bulunmaktadır. Bir
başka keramik tekniği de “Slip” denilen tekniktir. İslam sanatında 9.
ve 10. yüzyıllarda rastlanan slip tekniğinin Anadolu Türk sanatında da
kullanıldığı Kubad Abad Sarayı, Elazığ Korucutepe, Samasota ve
Kalehisar kazılarında çıkan buluntulardan anlaşılmıştır. Bu teknikte,
kırmızı keramik hamuruna önce beyaz renkte kalın bir astarla örnekler
yapılıyor, sonra üzeri sarı, yeşil ya da firuze gibi tek renkli bir
sırla sırlanıp fırınlanıyordu. Büyük Selçuklular döneminde İran’da Rey
ve Keşan merkezlerinde görkemli örnekleri verilmiş olan “Minaî”
tekniğine Anadolu’da rastlanmaz. Bu teknikte, çok renkli boyama (7
renk) kullanılıyor. şeffaf sır altında dört renk (firuze, yeşil, mavi,
mor) yer alıyor, fırınlandıktan sonra sırlanan kabın üzerine aralarında
kırmızının da bulunduğu üç renk (beyaz, siyah bazen de altın yaldız)
sürülüyordu. Abbasiler döneminde görülen sır üstüne madeni pırıltı
veren perdah tekniği, Büyük Selçuklular tarafından üstün düzeyde
uygulanmış, ancak Anadolu Selçukluları tarafından kullanılmamıştır.
Kazılarda bulunan az sayıda parçanın da ithal olduğu anlaşılmıştır.
Anadolu
Selçuklularına ait buluntuların azlığına karışlık, Beylikler ve Erken
Osmanlı dönemine ait çok sayıda örnek, keramik sanatında 14. ve 15.
yüzyıllarda büyük bir gelişme ve teknik çeşitlenme olduğunu ortaya
koymuştur. ıznik’te yapılan kazılar ve bulunan fırınlar bu dönemde asıl
keramik merkezinin ıznik olduğunu göstermiştir. Buluntulardan Selçuklu
sgraffitto ve slip tekniklerinin de bir ölçüde devam ettiği
anlaşılmıştır. Ayrıca ilk olarak Milet’te bulunduğu için “Milet işi”
diye adlandırılan bir keramik türünün asıl merkezinin de yine ıznik
olduğu, aynı kazılarla kanıtlanmıştır. Milet işi denilen grupta kırmızı
hamurlu keramik beyaz astarla astarlanmakta, bunun üstüne motifler
çizilerek boyanmakta ve şeffaf, renksiz bir sır sürüldükten sonra
fırınlanmaktaydı. Bu keramiklerde zengin bir motif çeşitliliği
karışmıza çıkar. Serbest fırça vuruşlarıyla yapılmış, merkezi bir
rozetten dağılan yelpaze biçimli yapraklar sık görülen desenlerdir. En
çok kullanılan renkler ise mor, firuze, yeşil ve kobalt mavisidir. En
yaygın süsleme türleride geometrik desenler, radyal bölümlemeler,
stilize bitki, kuş ve balık figürleri hatta insan yüzleridir. Daha çok
halk sanatının zevkini yansıtan bu keramikler oldukça kaba tekniklerine
karışn, değişik ve zengin bir desen yaratma gücünü sergilerler. Ayrıca
bu tabakların Beylikler döneminde alçı mihraplarda bir süsleme ögesi
olarak da kullanıldığı görülmektedir.
Osmanlı keramik sanatı
örnekleri ise Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemine kıyasla, desen
zenginlikleri ve teknik kaliteleri ile çok daha ileri bir aşamayı
vurgulamaktadırlar. Bu dönemde artık, imparatorluk sanatına yaraşır
mükemmellikte bir keramik sanatı yaratılmıştır. Dönemin keramiklerinde
üstün nitelikli beyaz hamur kullanıldığı için astar sürülmeden desenler
boyanır ve şeffaf bir sır sürülüp fırınlanır. Bu döneme ait cami
kandilleri form bakımından da büyük bir olgunluğa ulaşıldığını gösteren
örneklerdir. Yapıldıkları döneme ve bölgeye göre farklılık gösteren
keramikler, mavi-beyaz türle başlayıp giderek artan renkleriyle
gruplara ayrılırlar.
15. yüzyıl sonuyla 16. yüzyıl başında,
porseleni anımsatan üstün kaliteli bir keramik grubu karışmıza çıkar.
Bunlar beyaz, sert ve pürüzsüz hamurları, kaliteli sırlarının altındaki
çok çeşitli desenleriyle göz doyurucu keramiklerdir. Yapılan
incelemeler, tabakların içlerini ve dış kenarlarını süsleyen motiflerde
15. yüzyıl Ming dönemi Çin porselenlerinin etkileri olduğunu ortaya
koymuştur. Uzak Doğu kaynaklı, Çin bulutu, stilize ejder ve sembolik üç
top motiflerinin yanı sıra şakayık ve üzüm salkımları da sık görülür.
Ayrıca Türk sanatına özgü zarif rumili kıvrık dallar, kuş, geyik, balık
gibi motifler, hayvan mücadelesi sahneleri, stilize iri çiçek ve
rozetler, kufî ve nesih yazılar, o zamana kadar görülmeyen zenginlik ve
incelikte bir desen çeşitlemesi sunarlar. Yine mavi-beyaz grubuna giren
ve yanlış olarak “Haliç işi” diye tanıtılan bir türe de kısaca değinmek
gerekir. Bu türün belirgin özelliği, içiçe helozonlar oluşturan, küçük
yapraklı ince dallarla dekore edilmiş olmalarıdır. ıznik kazılarında
çıkan böyle dekorlu çok sayıda örnek, bunların da yapım merkezinin
ıznik olduğunu göstermiştir. Ancak tabanında “Kütahya 1529” yazısı
bulunan bir sürahi, Haliç işi keramiklerin o tarihlerde yalnız İznik’te
değil, Kütahya’da da yapıldığını ortaya koyar.
16. yüzyıl
ortalarından başlayarak, renklerde bir çoğalma görülür. Bu tür
örneklerde kaliteli beyaz hamur üzerine iri krizantem, bulut ve üç top
motifleri ayrıca sümbül, lale, karanfil ve gül demetleri gibi çeşitli
desenler, mavi, firuze, zeytin yeşili ve özellikle eflatun renkte
boyanır, daha sonra renksiz, şeffaf sırla sırlanarak fırınlanırdı. Bu
desen ve renkte çiniler, şam’da 16. yüzyılın ikinci yarısına ait
yapıların duvarlarını süslediği için yanlış olarak “Şam İşi” diye
adlandırılmışlardır. Yine ıznik kazılarında bol sayıda ele geçen bu tür
çok renkli keramik parçaları, Şam işi sanılan grubun da aslında ıznik
atölyelerinde yapıldığını ortaya koymuştur. Bu görüşü doğrulayan bir
başka kanıtda bugün Londra British Museum’da bulunan aynı gruptan bir
cami kandilidir. Kandilin kitabesinden, bunun ıznik’te 1549’da Nakkaş
Muslu tarafından dekore edildiği anlaşılmıştır. şam ışi olarak
tanıtılan bu renkli keramikler, 16. yüzyılın ikinci yarısında yerlerini
araya çimen yeşili ve mercan kırmızısının da katıldığı çok daha üstün
örneklere bırakmışlardır.
Osmanlı keramik ve çini sanatının bu
yarım yüzyılı, gerek form ve desen inceliği, gerek teknik kalitesi
bakımından dünya keramik sanatında Türk keramiğinin üstün yerini ve
haklı değerini gösteren örnekler sunmuştur. Bu dönemde değişik
formlardaki kaplar ve duvar çinilerinin desenleri, çoğunlukla
İstanbul’da saray nakkaşları tarafından hazırlanıp ıznik’e yollanırdı.
Orada önce beyaz keramik hamurunun üzerine astar çekildikten sonra
kabın formuna uygun olarak özenle çizilen motiflerin içi kobalt mavisi,
firuze, yeşil, beyaz bazen de kahverengi, pembe ve griyle
renklendirilirdi. Kullanılan renkler arasında şeffaf, parlak bir sır
altına kabartma olarak uygulanan ve bu dönemi simgeleyen mercan
kırmızısını özellikle belirtmek gerekir. Deseni oluşturan sağlam siyah
çizgiler ise bu çok renkli görünümü daha da etkili kılıyordu.
16.
yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı sanatının değişik dallarında görülen
ve bitkisel motiflere ağırlık verildiği için, natüralist diye
tanımlanan üslubu bu dönemin çini ve keramiklerinde bütün
çeşitliliğiyle görmek mümkündür. Haklı olarak “Türk Çiçeği” adını alan
lalenin yanı sıra gül, karanfil, nar çiçeği, sümbül, nergis, menekşe
motifleri, bahar dalları, üzüm salkımları ve servi ağaçları değişik
biçimlerdeki kapları bir çiçek bahçesi gibi süslemiştir. Tabakların
kenar süslemelerinde ise mavi-beyaz keramiklerde görülen Uzak Doğu
kökenli bulut, Çin kayası, su dalgası, üç top gibi motifler bu dönemde
de varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bitkisel bezemelerin yanı sıra figürlü
örneklere de rastlanır. Rüzgarda ıişmiş yelkenleriyle ilerleyen
kalyonlar, Osmanlı İmparatorluğunun o dönem deniz savaşlarındaki
başarılarını anımsatan ilginç örneklerdir. Natüralist desenlerin
arasına zaman zaman ilgi çekici başka motiflerin katıldığı da görülür.
Zemini kırmızı, mavi ve yeşil renkli balık pulu motifleriyle kaplı bir
tabak, günümüze kalan ilginç örneklerdendir. Yine bu döneme ait bir
grup örnekte yaprak ve çiçek motifleriyle birlikte çok canlı ve
hareketli tasvir edilmiş kuşlu, balıklı hatta sfenks, ejder gibi
efsanevi yaratıkların bulunduğu kompozisyonlara da rastlanır.
Paris’teki Cluny Müzesi, böyle bir grup keramiği vaktiyle Rodos’tan
satın aldığı için eski yayınlarda bunlar “Rodos işi” diye
tanıtılmıştır. Oysa daha sonra ele geçen kaynaklar, kitabeli kaplar ve
ıznik buluntuları, bunlarında İznik’te üretildiğini ortaya koymuştur.
Bu
dönemde İznik’ten sonra ikinci önemli keramik merkezi Kütahya idi. Bazı
İznik ve Kütahya keramik örneklerinde görülen Hıristiyani kitabe ve
armalardan anlaşıldığına göre, bu üstün kaliteli keramikler, Avrupa
ülkelerinde de çok tutuluyor ve sipariş üzerine hazırlanıyordu.
Bronz kaplar (mezar eşyası) Roma Devri
17.
yüzyıl boyunca, ıznik keramiklerinde giderek artan bir bozulmaya tanık
olunur. Motif ve desenler bir süre daha çekiciliklerini korusalar da
renkler konturlardan taşmış, canlılıklarını yitirip soluklaşmıştır.
Parlak mercan kırmızısı ise kahverengiye dönüşmüş, sırlar da sararıp,
üzerlerinde çatlaklar oluşmuştur. Bu bozulma, 18. yüzyılda ıznik
atölyelerinin bir daha açılmamak üzere kapanışlarına kadar sürmüştür.
18.
yüzyıl başında o zamana kadar ikinci derecede bir keramik merkezi olan
Kütahya ön plana geçmiş, 18. ve 19. yüzyıllar boyunca bu etkinliğini
sürdürmüştür. İstanbul ve yöre illerin istekleri ve dış siparişler bu
merkez tarafından karışlanmıştır. Kütahya keramiklerinde de beyaz hamur
ve sır altı tekniği kullanılıyordu. Ancak bu keramiklerde ıznik’in
klasik, sade formlarının giderek yerlerini daha fantezi formlara
bıraktığı görülür. Bu arada, motif çeşitleri ve kullanılan renk
ıskalası da değişime uğramıştır. Bitkisel motifler daha belirsiz bir
görünüm almış, yeni bordür ve dolgu motifleri ortaya çıkmıştır. 19.
yüzyıl başında ise kabarık süslemelere de yer verildiği, ayrıca sarı
rengin çokça kullanıldığı görülür. Kütahya keramiklerinin dikkati çeken
bir başka özelliği de kapların yalnız biçim ve süslerinde değil,
türlerinde de büyük bir çeşitliliğe gidilmiş olmasıdır. 19. yüzyıl
Kütahya işi kahve fincanı ve tabaklarında motiflerin serbest fırça
vuruşlarıyla çizilip boyandığı görülür. Yine de fırçasını ustalıkla
kullanmasını bilen nakkaş, bunlara halk zevkinin sevimli ve esprili
çeşnisini katmayı başarmıştır. Uçuşan melek figürleriyle süslü askı
topları da ilginç örneklerdir. Bunlar, o dönemde bir süs olarak belki
de uğur için tavana asılıyorlardı. Yine bu dönemde sevimli insan
figürlerinin ince bir espri ile tasvir edildiği örnekler de vardır.
|