|
|
 |
 |
Okunma |
|
1924 |
Kuşaklar boyunca, sanat tarihinin pek az bölümü Romantik çağ heykeli
kadar uzmanlar tarafından değeri bilinmemiş ve yüzüstü bırakılmıştır.
Heykel sanatı yıllarca, en iyi durumlarda bile teknik planda ilgi
konusu yapılarak, donmuş bir dekoratif-'sanat ile duygusallık dolu
kitsch (bayağı beğeni) arasına yerleştirildi. Büyük tarihsel
konuları işleyen nice mermer ya da bronz heykel grupları, Londra, Paris
ve Viyana'daki uluslararası sergilerde ya da sergi salonlarında ve
değişik estetik akımların göz kamaştırıcı sergilerinde olay yaratan
nice alçı heykel müzelerin depolarına gömüldü. Sanat tarihçileri ve
kolleksiyoncular, bu nesnelerin bir gün eleştirel ve bilimsel bir
incelemeye lâyık olabileceklerini pek ender düşünmüşlerdir.
Bir
romantik mimari tanımlaması yapmanın güçlüğü, ama buna karşın "Romantik
Dönem" mimarisinden söz etmenin daha doğru olacağı bilinen bir şey.
Fakat bir romantik heykelden söz edilebilir mi? Bir romantik müzik ya
da resim gibi bir romantik heykel var mıdır?
Romantik dönemde
heykel, tam anlamıyla özerk olan müzikten, ya da betimleme sanatında
meydana gelen barok patlamasından sonra sınırları kesinlikle belli bir
yüzeye giderek kapanan resimden tamamen farklı bir biçimde gelişti.
Klasik çağda heykel için herhangi bir özerklik söz konusu değildi. Ama
bazı temel düşünceleri inceleyecek olursak durumu daha iyi
kavrayabiliriz.
Değişik sorunlar söz konusu. Örneğin bir
"ilerleme" kavramı var. XIX. yüzyıla özgü niteliklerden biri olan
ilerlemeye inanç, doğal olarak, madeni yapı kafeslerinin de tanıklık
ettiği gibi, mimari alanına ve aynı şekilde heykel alanına
aktarılmıştır. Sanat tarihçisi Gerhard Evers romantik heykel konusunda
kabul ettiğimiz, ama günümüzde de anlam bulanıklığını sürdüren yargıya
ilişkin olarak bazı temel öğeleri kesin olarak açıklayan tutarlı bir
sonuç çıkarmıştır buradan: "Batı'da, 1500-1900 yılları arasında uzanan
çağcıl zamanlarda, sanatın doğayı gözlemlemek ve onu sanat yapıtında
yeniden üretmek gereksiniminden doğduğu bilinen bir gerçek; optik
plânda az-çok kavranılabilecek ya da görülebilecek ve renk ya da taş
sayesinde teknik olarak yeniden üretilebilecek şeyin kesin sınırlarına
XVII. yüzyılda ulaşıldığını da biliyoruz: Örneğin, fotoğraf kadar
aslına sadık olan Hollanda ev içi resimlerinde, ya da Bernin ve
öğrencilerinin mermer heykellerinde görüldüğü gibi.
Hiçbir XIX.
yüzyıl sanatçısı söz konusu çağın sanatçılarının teknik ustalığına
sahip değildi ve sanat, o zamandan bu yana, sürekli olarak farklı,
sürekli olarak yeni ve yaratıcı olabiliyordu, ama artık
ilerleyemiyordu." Demek ki artık ilerleme sanat alanında değil, ama
doğa bilimleri, tarihsel doğruluk, toplumsal koşullar ya da yapay
ürünlerin teknolojisi gibi sanata az ya da çok bağlı alanlarda
aranıyordu. Kitle üretimine olanak sağlayan galvanoplasti benzeri bazı
buluşlar heykel için büyük bir önem kazandılar ama onu büyük ölçüde
değiştiremediler. Nihayet plastik maddelerin ortaya çıkmasıyla XX.
yüzyılda bu donmuş durum değişmeye başladı. Çağdaş heykel sanatını bu
yeni malzemeler olmaksızın düşünmek olanaksızdır. Demek ki,
bir yandan XX. yüzyılın reddettiği tatmin olmamış ilerlemeye inanç söz
konusu. Öte yandan, romantik heykeli, sürekli olarak XX. yüzyılın
estetik ilkelerine göre, yani büsbütün yetersiz yargı ölçütlerine ve
sınıflandırma yöntemlerine göre, klasisizm ile tarihselcilik
(Phistoricisme) arasında tanımlama eğilimi söz konusu. Bunu harekete
geçiren özel güçleri ve ortaya koyduğu temel sorunları dikkate almak ya
da anlamak zahmetine pek ender olarak girilmiştir.
Bu dönemin
heykel sanatının temel öğesi insan vücududur. Öykünülmez güzellik ve
aydınlığıyla ilkçağ sanatından miras alınan insan heykeli, bir katkısız
idea durumuna gelmişti. Aslında, XX. yüzyıl sanat kuramı, gerçekten, bu
yapıtlarda hangi güçlerin ve hangi etkenlerin söz konusu olduğunu
anlamak yerine İlkçağ örneklerinin öykünülmesinden söz ederek temel bir
yargı yanlışı yapmıştır: Oysa, romantiklerin bu en büyük esin
kaynakları hiçbir durumda İlkçağ'ın bir öykünülmesi gibi yaşanmış
olmayıp, tersine en iyi örneklerde "mış gibi"nin değerine sahipti. Aynı
şekilde, Goethe Iphigenia'da "Ruhumun aradığı Grek ülkeleri" der, aynı
şekilde Hölderlin'in Hyperion'u yeni bir Grek idealini çok yalın bir
şekilde dile getirir, yine aynı şekilde, bu çağın heykel sanatı,
Parthenon'un ve Aegina tapınağının alınlık heykelleri gibi aslında
yalnızca bazı Avrupa anakentinde ve bazı hükümdar koleksiyonlarında
bulunan Grek heykellerini öykünmemişlerdir.
Heykeltraşlar ve
onlarla birlikte estet topluluğu bu yönelimlere karşı tam anlamıyla
romantik bir tepki göstermişlerdir: Kopya ederek ya da öykünerek değil,
ama bu idealleştirilmiş, kutsallaştırılmış Grek kültürüne olan
tutkularını çağcıl bir bağlama aktararak yeni bir Greklik ideali
yaratmışlardır. Örneğin, bir Karl Friedrich von Schinkel'in mimarlıkta
kutsallaştırdığı, "aziz"leştirdiği düşüncede bulunan aynı güçler
romantik heykelin gelişmesini de koşullandırmışlardır.
|