|
|
 |
 |
Okunma |
|
3003 |
Türk Heykel Sanatı Ülkemizde
19. yüzyıl sonlarına kadar heykel sanatı dinin de etkisiyle mimariye
bağlı taş süslemeciliği şeklinde gelişme göstermiştir. Bununla birlikte
Osmanlı İmparatorluğu’nda resim sanatında Batılılaşma etkisi sonucu
yaşanan gelişmeler heykel sanatında karşımıza çıkmamaktadır. Bu dönemde
adından bahsedebileceğimiz Türk heykel sanatçısı olmadığı gibi, 19.
yüzyılda Osmanlı topraklarında çalışan çok sayıda ressama karşılık
heykeltıraşa rastlamayız.
Yanlızca yeniliklere açık bir padişah
olan Sultan Abdülaziz, Viyana seyahati sırasında gördüğü heykellerden
etkilenerek kendi heykelini yaptırmak istemiş ve bunun üzerine C.F.
Fuller isimli bir heykeltıraşı İstanbul’a getirterek bugün Beylerbeyi
Sarayı’nda yer alan at üzerindeki heykelini yaptırtmıştır. Fakat 1871
tarihli bu heykelin döneminde büyük tepkiler aldığı bilinmektedir. Aynı
dönemde açılan askeri ve sivil okullarda da heykel üzerine bir eğitim
verildiğine dair bir bilgimiz yoktur.
Ülkemizde heykel sanatının
başlaması ve gelişmesi resim sanatında olduğu gibi kuşkusuz 1883
yılında açılan Sanayi-i Nefise Mektebi ile gerçekleşmiştir. Sanayi-i
Nefise Mektebi’nin ilk heykel hocası ise Roma’da heykel eğitimi almış
olan Osgan Yervant(1855-1914)’dır. Cumhuriyet öncesi dönemde Sanayi-i
Nefise’de öğrenim gören heykel sanatçıları arasında hakkında yeterli
bilgi sahibi olabildiğimiz başarılı isimler olarak İhsan Özsoy
(1867-1944), İsa Behzat (1875-1916) ve Mehmet Mahir Tomruk
(1885-1949)’u görmekteyiz.
Heykel alanında Cumhuriyet öncesi
dönemde yetişmiş önemli bir isim olan Nijad Sirel (1897-1959) ise
Sanayi-i Nefise’de öğrenim görmeden kendi imkanlarıyla Almanya’ya
heykel öğrenimi için gitmiş ve eğitimini tamamladıktan sonra yurda
dönmüştür. Bu sanatçılardan Avrupa’da da eğitim almış olan İhsan Özsoy,
1908 yılında Osgan Yervant’ın yerine Sanayi-i Nefise’de hocalığa
başlamıştır. Çağdaş Türk Heykel Sanatı’nın bu ilk öncüleri, genel
olarak klasik heykel formlarında natüralist eserler, özellikle büstler
meydana getirmişler ve malzeme olarak çoğunlukla alçı, taş ve bronz
kullanmışlardır.
Cumhuriyet’in ilan edilmesinin ardından 1924
yılında devlet tarafından yurt dışına gönderilen öğrenciler arasında
heykel sanatçısı bulunmamaktadır. 1925 yılında ise Müstakil Ressam ve
Heykeltıraşlar Birliği (1929) kurucularından olan Ratip Aşir Acudoğlu,
devlet tarafından Paris’e heykel eğitimi için gönderilen ilk heykel
sanatçısı olmuştur. Sonraki yıllarda akademi öğrencilerinden Hadi Bara,
Zühtü Müridoğlu, Nusret Suman gibi devlet bursu kazanarak yurt dışına
giden sanatçılarımızın ülkemizde heykel sanatının gelişmesinde büyük
payları olmuştur. Sabiha Bengütaş ise ilk Türk kadın heykel
sanatçılarımızdandır.
Cumhuriyet öncesi heykel çalışmalarının
akademi ile sınırlı kalması, Türk halkının heykel sanatına karşı ön
yargılı tutumunu devam ettirmiştir. Cumhuriyet’in ilanından önce
Atatürk, 22 Ocak 1923 yılında Bursa’da yapmış olduğu konuşmasında bu
alandaki endişeleri giderici şu sözlere yer vermiştir;
“...Dünyada
uygarlığa ulaşmak, ilerlemek, gelişmek isteyen herhangi bir ulus ister
istemez heykel yapacak ve heykelci yetiştirecektir. Anıtların şuraya
buraya tarihsel anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu ileri
sürenler, şer’i hükümleri gereği gibi araştırıp incelememiş kişilerdir.
... heykelciliği en yüksek derecede ilerletecek ve yurdumuzun her
köşesi atalarımızın ve bundan sonra yetişecek çocuklarımızın anılarını
güzel heykellerle dünyaya ilan edecektir....”
Atatürk’ün konuya
duyarlı yaklaşımı sonraki yıllarda da devam etmiş, heykel sanatının
yaygınlaşması ve halka benimsetilmesi amacıyla önemli meydanlara
konulmak üzere, yaşanan zaferleri ve değerli komutanları konu alan anıt
heykellerin yaptırılması düşünülmüştür. Fakat ülkemizde anıt heykel
yapımı için gerekli teknik imkanların olmaması ve anıt heykel yapımı
konusunda yeterli tecrübeye sahip sanatçıların henüz yetişmemesi
üzerine bu alanda ilk yabancı sanatçılara görev verilmiştir. Bu
sanatçılardan Krippel’in yapmış olduğu İstanbul Sarayburnu Parkı’nda
bulunan 1926 tarihli Atatürk Anıtı ülkemizdeki ilk anıt heykeldir.
Yine
ülkemizde çok sayıda eseri bulunan bir diğer sanatçı olan Canonica’nın
yapmış olduğu eserler arasında en bilineni 1928 tarihli İstanbul,
Taksim Cumhuriyet Anıtı’dır. Yabancı sanatçıların yanı sıra 1930’lu
yıllardan sonra, öncülüğü Kenan Yontuç, Ratip Aşir Acudoğlu, Hadi Bara,
Nijad Sirel’in yaptığı anıtlara günümüze kadar geçen sürede başarılı
diğer heykeltıraşlarımızın eserleri eklenmiştir. Bu heykellerden
İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası önünde yer alan Gençlik Anıtı
Yavuz Görey tarafından 1955 yılında yapılmıştır.
Cumhuriyet
döneminde açılan sergilerde resim sanatçılarının yanı sıra heykel
sanatçılarına da rastlanmaktadır. 1932 yılında Zühtü Müridoğlu’nın
Gülhane Parkı içindeki Alay Köşkü’nde açmış olduğu sergi ise
ülkemizdeki ilk heykel sergisi olarak kabul edilmektedir.
1937
yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Atölyesi şefi olan
Belling, Akademi’de görev yaptığı 1955 yılına kadar figüre dayalı
klasik eğitim vermeyi tercih etmiştir. Belling’in öğrencisi olan bazı
sanatçılar akademiden sonra eğitimlerini yurt dışında devam ettirmişler
ve bu eğitimleri sırasında çağdaş akımlardan etkilenerek yurda
dönmüşlerdir.
Böylelikle 1950’li yıllardan sonra heykel
sanatımızın modern akımların etkisinde kaldığına tanık olmaktayız.
Çağdaş akımların Akademi’de öğretilmesi ise 1950 yılında Ali Hadi Bara
ve Zühtü Müridoğlu’nun atölye hocaları olarak görev almasıyla başlamış,
Akademi’deki eğitimlerinden sonra gittikleri Paris’te soyut
çalışmalardan etkilenen İlhan Koman ve Şadi Çalık’la bu dönem hız
kazanmıştır.
Cumhuriyet döneminde heykel sanatımızın
gelişmesinde ve yaygınlaşmasında Hüseyin Özkan, Yavuz Görey, Zerrin
Bölükbaşı, Hüseyin Gezer, Kuzgun Acar, Ali Teoman Germaner, Gürdal
Duyar’ın yapmış oldukları çalışmalar da önemli yer tutmaktadır. Çağdaş
Türk Heykel Sanatı’nın, başladığı noktadan itibaren hızlı bir gelişme
göstermiş olduğu açıktır.
Cumhuriyet döneminde yetişmiş
sanatçılar, ilk heykel sanatçılarımıza oranla daha bağımsız ve kişisel
üsluplarını ortaya koyabilen eserler meydana getirmişler ayrıca erken
dönemdeki büstler yerini önemli meydanlarımızda yer alan anıtlara ve
soyut heykellere bırakmıştır.
Ülkemizde 19. yüzyıl sonlarına
kadar heykel sanatı dinin de etkisiyle mimariye bağlı taş süslemeciliği
şeklinde gelişme göstermiştir. Bununla birlikte Osmanlı
İmparatorluğu’nda resim sanatında Batılılaşma etkisi sonucu yaşanan
gelişmeler heykel sanatında karşımıza çıkmamaktadır. Bu dönemde adından
bahsedebileceğimiz Türk heykel sanatçısı olmadığı gibi, 19. yüzyılda
Osmanlı topraklarında çalışan çok sayıda ressama karşılık heykeltıraşa
rastlamayız.
Yanlızca yeniliklere açık bir padişah olan Sultan
Abdülaziz, Viyana seyahati sırasında gördüğü heykellerden etkilenerek
kendi heykelini yaptırmak istemiş ve bunun üzerine C.F. Fuller isimli
bir heykeltıraşı İstanbul’a getirterek bugün Beylerbeyi Sarayı’nda yer
alan at üzerindeki heykelini yaptırtmıştır. Fakat 1871 tarihli bu
heykelin döneminde büyük tepkiler aldığı bilinmektedir. Aynı dönemde
açılan askeri ve sivil okullarda da heykel üzerine bir eğitim
verildiğine dair bir bilgimiz yoktur.
Ülkemizde heykel sanatının
başlaması ve gelişmesi resim sanatında olduğu gibi kuşkusuz 1883
yılında açılan Sanayi-i Nefise Mektebi ile gerçekleşmiştir. Sanayi-i
Nefise Mektebi’nin ilk heykel hocası ise Roma’da heykel eğitimi almış
olan Osgan Yervant(1855-1914)’dır. Cumhuriyet öncesi dönemde Sanayi-i
Nefise’de öğrenim gören heykel sanatçıları arasında hakkında yeterli
bilgi sahibi olabildiğimiz başarılı isimler olarak İhsan Özsoy
(1867-1944), İsa Behzat (1875-1916) ve Mehmet Mahir Tomruk
(1885-1949)’u görmekteyiz.
Heykel alanında Cumhuriyet öncesi
dönemde yetişmiş önemli bir isim olan Nijad Sirel (1897-1959) ise
Sanayi-i Nefise’de öğrenim görmeden kendi imkanlarıyla Almanya’ya
heykel öğrenimi için gitmiş ve eğitimini tamamladıktan sonra yurda
dönmüştür. Bu sanatçılardan Avrupa’da da eğitim almış olan İhsan Özsoy,
1908 yılında Osgan Yervant’ın yerine Sanayi-i Nefise’de hocalığa
başlamıştır. Çağdaş Türk Heykel Sanatı’nın bu ilk öncüleri, genel
olarak klasik heykel formlarında natüralist eserler, özellikle büstler
meydana getirmişler ve malzeme olarak çoğunlukla alçı, taş ve bronz
kullanmışlardır.
Cumhuriyet’in ilan edilmesinin ardından 1924
yılında devlet tarafından yurt dışına gönderilen öğrenciler arasında
heykel sanatçısı bulunmamaktadır. 1925 yılında ise Müstakil Ressam ve
Heykeltıraşlar Birliği (1929) kurucularından olan Ratip Aşir Acudoğlu,
devlet tarafından Paris’e heykel eğitimi için gönderilen ilk heykel
sanatçısı olmuştur. Sonraki yıllarda akademi öğrencilerinden Hadi Bara,
Zühtü Müridoğlu, Nusret Suman gibi devlet bursu kazanarak yurt dışına
giden sanatçılarımızın ülkemizde heykel sanatının gelişmesinde büyük
payları olmuştur. Sabiha Bengütaş ise ilk Türk kadın heykel
sanatçılarımızdandır. Cumhuriyet öncesi heykel çalışmalarının
akademi ile sınırlı kalması, Türk halkının heykel sanatına karşı ön
yargılı tutumunu devam ettirmiştir. Cumhuriyet’in ilanından önce
Atatürk, 22 Ocak 1923 yılında Bursa’da yapmış olduğu konuşmasında bu
alandaki endişeleri giderici şu sözlere yer vermiştir;
“...Dünyada
uygarlığa ulaşmak, ilerlemek, gelişmek isteyen herhangi bir ulus ister
istemez heykel yapacak ve heykelci yetiştirecektir. Anıtların şuraya
buraya tarihsel anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu ileri
sürenler, şer’i hükümleri gereği gibi araştırıp incelememiş kişilerdir.
... heykelciliği en yüksek derecede ilerletecek ve yurdumuzun her
köşesi atalarımızın ve bundan sonra yetişecek çocuklarımızın anılarını
güzel heykellerle dünyaya ilan edecektir....”
Atatürk’ün konuya
duyarlı yaklaşımı sonraki yıllarda da devam etmiş, heykel sanatının
yaygınlaşması ve halka benimsetilmesi amacıyla önemli meydanlara
konulmak üzere, yaşanan zaferleri ve değerli komutanları konu alan anıt
heykellerin yaptırılması düşünülmüştür. Fakat ülkemizde anıt heykel
yapımı için gerekli teknik imkanların olmaması ve anıt heykel yapımı
konusunda yeterli tecrübeye sahip sanatçıların henüz yetişmemesi
üzerine bu alanda ilk yabancı sanatçılara görev verilmiştir. Bu
sanatçılardan Krippel’in yapmış olduğu İstanbul Sarayburnu Parkı’nda
bulunan 1926 tarihli Atatürk Anıtı ülkemizdeki ilk anıt heykeldir.
Yine
ülkemizde çok sayıda eseri bulunan bir diğer sanatçı olan Canonica’nın
yapmış olduğu eserler arasında en bilineni 1928 tarihli İstanbul,
Taksim Cumhuriyet Anıtı’dır. Yabancı sanatçıların yanı sıra 1930’lu
yıllardan sonra, öncülüğü Kenan Yontuç, Ratip Aşir Acudoğlu, Hadi Bara,
Nijad Sirel’in yaptığı anıtlara günümüze kadar geçen sürede başarılı
diğer heykeltıraşlarımızın eserleri eklenmiştir. Bu heykellerden
İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası önünde yer alan Gençlik Anıtı
Yavuz Görey tarafından 1955 yılında yapılmıştır.
Cumhuriyet
döneminde açılan sergilerde resim sanatçılarının yanı sıra heykel
sanatçılarına da rastlanmaktadır. 1932 yılında Zühtü Müridoğlu’nın
Gülhane Parkı içindeki Alay Köşkü’nde açmış olduğu sergi ise
ülkemizdeki ilk heykel sergisi olarak kabul edilmektedir.
1937
yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Atölyesi şefi olan
Belling, Akademi’de görev yaptığı 1955 yılına kadar figüre dayalı
klasik eğitim vermeyi tercih etmiştir. Belling’in öğrencisi olan bazı
sanatçılar akademiden sonra eğitimlerini yurt dışında devam ettirmişler
ve bu eğitimleri sırasında çağdaş akımlardan etkilenerek yurda
dönmüşlerdir.
Böylelikle 1950’li yıllardan sonra heykel
sanatımızın modern akımların etkisinde kaldığına tanık olmaktayız.
Çağdaş akımların Akademi’de öğretilmesi ise 1950 yılında Ali Hadi Bara
ve Zühtü Müridoğlu’nun atölye hocaları olarak görev almasıyla başlamış,
Akademi’deki eğitimlerinden sonra gittikleri Paris’te soyut
çalışmalardan etkilenen İlhan Koman ve Şadi Çalık’la bu dönem hız
kazanmıştır.
Cumhuriyet döneminde heykel sanatımızın
gelişmesinde ve yaygınlaşmasında Hüseyin Özkan, Yavuz Görey, Zerrin
Bölükbaşı, Hüseyin Gezer, Kuzgun Acar, Ali Teoman Germaner, Gürdal
Duyar’ın yapmış oldukları çalışmalar da önemli yer tutmaktadır.Çağdaş
Türk Heykel Sanatı’nın, başladığı noktadan itibaren hızlı bir gelişme
göstermiş olduğu açıktır.
Cumhuriyet döneminde yetişmiş
sanatçılar, ilk heykel sanatçılarımıza oranla daha bağımsız ve kişisel
üsluplarını ortaya koyabilen eserler meydana getirmişler ayrıca erken
dönemdeki büstler yerini önemli meydanlarımızda yer alan anıtlara ve
soyut heykellere bırakmıştır.
|