Rönesans
Fransızca’daki
Renaissance («Yeniden Doğuş») terimi, İtalyanca’daki rinascimento veya
rinascita terimlerinin karşılığıdır. Avrupa sanatlarındaki yenilenme,
kökenini İtalya’da bulur. Bu ülkede yenilenme, Antikçağ edebiyatının,
felsefesinin ve bilimlerinin yeniden keşfedilmesine ve deneysel
yöntemlerin evrimine bağlanır.
Rönesans
yeniden doğma ve canlanma demektir bu yeniden doğuş düşüncesi İtalya'da
ta Giotto zamanından beri yayılmaya başlamıştı. O çağda halk, bir ozanı
veya sanatçıyı övmek istediğinde, yapıtının eskilerin yapıtından hiç de
aşağı olmadığını belirtirdi. Giotto'da sanatın yeniden doğmasını
sağladığı için övülmüştür. Bu yeniden doğma sözüyle anlatılmak istenen
şuydu: onun da yapıtı, Yunan ve Roma yazarlarının övgüsünü kazanan ünlü
ustaların sanatıyla eşdeğerliydi.
İtalyanlar, geçmişte, kendi
topraklarının, Roma'nın önderliğinde, tüm dünyanın merkezi olduğunu,
Roma'nın güç ve ününün ise, Alman kabileleri Gotlar'ın ve Vandallar’ın
ülkeyi işgal edip Roma İmparatorluğu'nun birliğini parçaladıkları gün
sona erdiğini biliyorlardı.
Yeniden doğuş düşüncesi İtalyanların
kafasında, Roma'nın görkemliliğinin yeniden canlanması düşüncesine
bağlanıyordu. Göğüs kabartısıyla baktıkları klasik dönemle, umut
besledikleri yeni çağ arasında, hüzünlü bir zaman parçası, bir ara çağ
geçmişti.Mademki İtalyanlar, Roma İmparatorluğunun yıkılışından Gotları
sorumlu tutuyorlardı, öyleyse o ara dönemin sanatı onlar için Got
sanatıydı. Gombrich
Rönesans sanatı
Klasik
bilgiye yönelik duyarlığın büyümesi, gözleme ve doğal dünyanın dolaysız
incelenmesine dayanan yenilikçi yaklaşımları getirdi. Ayrıca, dindışı
temalar, sanatçılar için gittikçe büyüyen bir önem kazandı.
Sanatçıların Antikçağ’a yeniden ilgi duymaya başlaması, Avrupa
sanatına, tarihten ve Yunan-Roma mitolojisinden alınan yeni konular
kazandırdı. Antik Sanat ve mimarlığın önerdiği örnekler, yeni sanatsal
tekniklerin yani sıra klasik sanatın biçim ve üsluplarını yeniden
yaratmak isteğini de doğurdu.
Artık
sadece basit bir zanaatçı sayılmayan, zengin sanatseverleri peşinden
koşturan, derin bilgisi ve imgelemine hayranlık duyulan sanatçının yeni
konumu, doğmakta olan sanatın hem sonucu hem de ilk nedeniydi.
Sanatçının toplumsal rolü gibi, sanat karşısında, tutumlar da bir
dönüşüm geçirdi. Sanata, yalnız toplumsal ve dini eğitime katkısından
dolayı değil, estetik değerlere göre yargılamanın yerinde bulunacağı
kişisel bir anlatım biçimi olduğu için de değer veriliyordu.
Rönesans sürecini anlamak için, zamanın tini bölümünde yer alan aşağıdaki konuları gözden geçirmenizi öneririz.
Rönesans Avrupa’sı
Rönesans İtalya’sı
Aşağıda sanatçıları doğrudan etkileyen, sosyo ekonomik koşulların bir özetini sunuyoruz.
Sanatçı açısından dönemin özellikleri.
1400
yıllarına dek sanat, Avrupa’nın hemen her yerinde benzer bir gelişme
göstermişti. O dönemin Gotik ressam ve heykelcilerinin üslubunun
uluslararası bir ad taşıdığını anımsayalım. Fransa, İtalya, Almanya ve
Borgonya’nm başlıca sanatçılarının gerçekleştirmek istedikleri amaçlar
birbirine çok yakındı. Doğaldır ki tüm Ortaçağ boyunca, ulusal
farklılıklar hep varolmuştur. Örneğin, XIII. yüzyılda, İtalya ile
Fransa arasındaki farklılıklar gibi. Ama genelde, pek önemli değildi bu
ayrılıklar.
Bu
durum, yalnızca sanat için değil, kültür ve siyaset için de geçerlidir.
Ortaçağın kültürlü adamlarının hepsi Latince konuşup Latince
yazıyorlardı. Onlara göre, Paris, Padova veya Oxford Üniversitesinde
öğretim üyeliği yapmanın hiç bir farkı yoktu.
O
çağın soylularının ortak yanı şövalyelik ülküleriydi. Krala veya
derebeylere bağlılıkları; onların, belirli bir halkın veya ulusun
öncüleri olmalarını engelliyordu. Fakat kentsoylularla ve tacirlerle
dolan kentler baron şatolarından daha önemli merkezler haline geldikçe,
bu durum Ortaçağın sonuna doğru giderek değişmeye başladı. Tacirler ana
dillerini konuşuyorlar, dışardan gelen bir yabancıya veya rakibe karşı
birlik oluyorlardı. Her kent kendi durumunu, kendi ticaret ve sanayi
ayrıcalıklarını kıskanıyor, bununla övünç duyuyordu. Ortaçağda iyi bir
usta bir işyerinden ötekisine gidebilir, bir manastırdan ötekisine
öğütlenebilirdi, fakat o ustanın uyrukluğu konusunda bilgi toplamak
hemen kimsenin aklından geçmezdi. Ama kentler önem bakımından
büyüdükçe, bütün zanaatçı ve ustalar gibi sanatçılar da, bugünkü
sendikalara çok benzeyen loncalarda örgütlendiler. Bu loncaların
görevi, üyelerinin hak ve ayrıcalıklarını korumak, onların ürünlerine
güvenlikli bir pazar sağlamaktı. Bir kimsenin, bir loncaya alınabilmesi
için, belirli bir becerinin tanıtını vermesi, böylece kendi sanatında
gerçekten bir usta olduğunu göstermesi gerekliydi. O zaman dükkân
açabilir, çırak tutabilir, sunak masası tabloları, portreler, resimli
sandıklar, sancaklar ve benzeri şeyler için sipariş kabul edebilirdi. (
Osmanlı Sanatı bağlamında benzer örgütlenmelerden söz edilecektir)
Bu
loncalar veya esnaf birlikleri, kentin yönetiminde sözü geçen
genellikle zengin derneklerdi. Bunlar yalnızca kentin refahına katkıda
bulunmakla yetinmiyorlar, aynı zamanda kentin güzelleşmesi için
ellerinden geleni yapıyorlardı. Floransa’da ve başka yerlerde, kuyumcu,
yüncü, sepici ve benzeri birlikler, kazançlarının bir bölümünü kilise,
sunak masası ve şapeller kurmak veya başka loncalara merkez binaları
yapmak için veriyorlar, bu yolla sanatın gelişmesine katkıda
bulunuyorlardı. Öte yandan kendi üyelerinin yararlarını özenle
koruyorlar, böylece yabancı sanatçıların iş bulup aralarında
yerleşmelerini engellemiş oluyorlardı. Kimi zaman, örneğin büyük
katedrallerin kurulduğu dönemde, yalnızca çok ünlü sanatçılar bu
direnci kırıp istedikleri yere gidebiliyorlardı.
Tüm
bu koşullar sanat tarihini etkilemiştir, çünkü kentlerin gelişimi
sonucunda, Uluslararası Gotik, belki de, Avrupa’da doğan en son
uluslararası üslup olmuştur. XV. yüzyılda sanat, birçok “okula” (ekole)
ayrıldı. İtalya’da, Felemenk’te ve Almanya’da hemen her kentin veya
kasabanın bir resim okulu vardı. “Okul” ikircikli anlayışlara çok
elverişli bir sözcüktür. Çünkü o dönemlerde, genç öğrencilerin sahiden
dersler izleyebilecekleri sanat okulları yoktu. Bir çocuk ressam olmaya
karar vermişse, hemen babası onu, kentin belli başlı sanatçılarından
birinin yanına çırak koyardı. Hatta genellikle ustasının yanında yatıp
kalkar, ustanın ve ailesinin ayak işlerine koşturur, her durumda
yararlı olmaya çalışırdı. Ona verilecek ilk görev boyaların
ezilmesinde, tahta panoların veya tuvallerin hazırlanmasında ustaya
yardımcı olmaktı. Bir sancağın direğinin süslenmesi gibi az önemli kimi
işler yavaş yavaş verilirdi çırağın eline. Sonraları, ustanın özellikle
işi başından aşkın olduğu bir anda, büyük bir yapıtın önemsiz kimi
bölümlerinin tamamlanması istenebilirdi kendisinden. Örneğin tuvale
önceden çizilmiş bir arka düzlemi boyamak veya ikincil önemde bir
kişinin giysisini bitirmek gibi. Genç çırak, beceri gösterip ustanın
tarzını iyice taklit etmesini öğrenmişse, yavaş yavaş daha önemli
görevler, hatta ustanın çizimine dayanarak ve onun yönetimi altında tüm
bir tabloyu boyama görevini üstlenebilirdi. Anlayacağınız, XV. yüzyılın
“Resim Okulları”. bunlardı işte. Gerçekten çok iyi okullardı bunlar.
Bugün de birçok ressam böyle eksiksiz bir yetişme dönemi geçirmek
isterdi kuşkusuz. Bir kentin ustalarının kendi deney ve yöntemlerini
daha genç kuşağa aktarış biçimi; bu kentlerin resim okullarının niçin
bunca belirginlikle, yalnızca o kentlere özgü kişiliği
belirleyebildiğini açıklayabilir. Nitekim, bir XV. yüzyıl tablosunun
Floransa’dan mı yoksa Siena’dan mı, Dijon veya Bruges’dan mı, Köln’den
veya Viyana’dan mı geldiği hemen anlaşılır. Gombrich, Sanatın Öyküsü
Dönemlere geçmeden, ufuk açıcı olduğunu düşündüğümüz aşağıdaki yorum ile devam ediyoruz.
Böylece,
dünyanın keşfi bir anlamda uygar insanın yaşanabilir yeryüzünün her
köşesini değerlendirmeye, başlaması diğer anlamda da doğa ve evren
hakkında bütün bildiklerimizin Bilim yoluyla ele geçirilmesidir. Pagan
antikitesiyle örneklendirilen zamansal ilişkilerinde insan, İncil
antikitesinden gösterilen ruhsal ilişkilerinde insan: Görünüşte
birbirinden ayrı ama daha sonra birbirine kaynadığı anlaşılan eleştirel
ve sorgulayıcı Rönesans dehâsının incelemeye açtığı iki alandı. Bu
bölgelerden birincisinde iki aracı olduğunu görürüz: Sanat ve ilim.
Ortaçağlar
boyunca felsefe gibi plastik sanatlar da kısır ve anlamsız bir
skolastisizme dönüşmüş, bozuk modellerden herhangi bir esin olmadan
teknik olarak kopyalanan, cansız biçimlerin soğuk reprodüksiyonlarından
oluşuyordu.
Resimler
sembolik olarak insanların dinsel duygularıyla bağlantılıydı.
Belirlenen formüllerden sapılırsa sanatçı Tanrıya hürmetsizlik edecek
ve ibadet edenlerin kafasını karıştıracaktı. Batıl inançlarla bağlanan
ressamlar, çocukluklarından beri hayranlıkla seyrettiği azizlerin katı
eklemlerini ve badem gözlerini kopya etmek zorundaydı. Zaten tersini
yapmak isteseydi de kendi çevresinde gördüğü doğal biçimleri taklit
etme yeteneğinden yoksundu.
Ama
Rönesans’ın doğuşuyla sanatta yeni bir ruh ortaya çıktı. İnsanlar,
insan bedeninin kendisinin de asalet taşıdığını ve sabırla incelenmeye
değer olduğunu anlamıştı. Sanatçı nesnesinin, kutsal efsaneye saygı ve
adanma duygularını resmin güzelliği ve aslına uygunluğuyla
birleştirmeye başladı. Ressam çıplaklığı çalışmaya başladı; insan
bedenini her pozisyondan resimliyordu. Elbise ve kumaşları düşledi,
tavırlar geliştirdi, figürlerinin hareketlerini ve yüz ifadelerini
seçtiği konu ve modellere uyguladı. Bir başka deyişle, sunaklarda ve
fresklerde gördüklerini çalıştığı modellerle insanlaştırdı. Bu şekilde
eski semboller arasından ortaya çıkan ressamlar cenneti yeryüzüne
indirdiler. Madonna ve oğlunu yaşayan insanlar gibi çizerek, Hıristiyan
tarihini dramatize ederek, Kilisenin ilkelerinin yerini sessizce
güzelliğe duyulan sevgiyle ve gerçek hayatın ilgi alanlarıyla
doldurdular. Azizler ve melekler, fiziksel mükemmeliyetin sergilenmesi
için birer fırsat oldular; “un bel corpo ignudo”nun kompozisyonlara
girmesi, Magdalena’nın sulandırılmasından daha fazla önem taşır oldu.
İnsanlar böylece bu kalıntıların arkasına bakmayı ve ona ifade veren
güzel biçimlerdeki dogmaları unutmayı öğrendiler. Sonunda klasikler bu
süreçte ilerlemelerinde onların yardımına gelmişti; yeni bir düşünce ve
hayal dünyası, ilahi bir güzellikle ve tamamen insan biçiminde şaşkın
gözlerinin önüne serilmişti. Böylece Kilisenin efsanelerini
insanlaştırmaya başlayan sanat, öğrencilerin dikkatini güzellik
çalışmalarına yöneltiyor, onları dinsel geleneklerden sıyırarak insan
bedeninin ihtişamını ve yüceliğini takdir edecekleri bir ortama
sokuyordu.
Sanatın,
eklektik tuzaklardan kurtuluşu, İtalyan resminin bu büyük çağında
gerçekleşmişti. Sistine Kilisesinde Michelangelo’nun peygamberlerine
baktığımızda, orijinalinde dinsel olan fikirlerle karşı karşıya
kalırız. Ama bu fikirler, Pheidias’ın heykelleri gibi kesinlikle ve
salt insani tavırlar taşıyan fikirlerdi. Titziano’nun Vergilius’un
cennete alınışı, ona taç giydirmeye inen başmelek ve onu takip etmeye
can atan havariler az çok bir Madonna Assunta’dır. Resimde sofu olan,
mistik olan, adanmayla ilgisi olan hiçbir şey yoktu.
Rönesans
resmi burada bitmedi. Daha ilerleyip, paganizme daldı. Heykeltıraşlar
ve ressamlar, mimarlarla birleşerek sanatı Kiliseden koparmak için
Hıristiyanlığa yabancı bir ruh ve duygu ortaya çıkarmıştı.
John Addington Symonds, Rönesans’ın Serüveni, YKY
İtalya
İtalyan Rönesansı aralıksız olarak evrim geçirmişse de, geleneksel olarak bu evrim içinde üç büyük evre ayırt edilir; kuatroçento; klasik olgunluk dönemi; teknik ustalığı, “özenti”yi öne çıkaran, maniyerizm adı verilen bir eğilimin gelişmesine tanık olunan geç dönem.
Sanat
tarihçileri son dönemi, gerçek anlamda Rönesans’tan ayırma ve bunun
içinde birçok rakip ve farklı yönde eğilim ayırt etme yanlısıdır. Kimi
uzmanlar, Rönesans’ın başlangıcını XIV. yy’ın başında Giotto’nun sanat
sahnesine çıkmasıyla birleştirirler; kimileri de onun natüralist bir
esin içinde verdiği olağanüstü eserleri başlı başına bir külliyat
olarak görme eğilimindedir. Gerçekten de bu ikinci iddiayı savunanlara
göre, gerçek anlamda Rönesans üslubu, XV. yy’ın başında Floransa’da
etkinlik gösteren sanatçılar kuşağı arasında doğdu.
XV.yy Erken Rönesans (Kuatroçento)
Rönesans’ın
ilk sanatçı kuşağının önde gelen temsilcileri (heykeltıraş Donatello ,
mimar Filippo Brunelleschi ve ressam Masaccio) birçok ortak özelliğe
sahipti. Bu sanatçıların düşüncesi, her şeyden önce sanatın kuramsal
temellerine inanmaya, evrim ve ilerlemenin yalnız hedeflenebilir değil,
sanatların yaşaması ve önem kazanması için gerekli de olduğu inancına
dayanıyordu. Bir esin kaynağı olmanın ötesinde, onlar için Antikçağ
sanatı geçmişin büyük sanatçılarını başarıya ulaştıran denemelerin bir
tanığı olarak büyük saygıya layıktı. Antikçağ’ın kusursuz eserlerini
taklit etmekle yetinmekten çok, yaratım sürecini yeniden oluşturmak
kaygısıyla, kuatroçento sanatçıları doğanın görünümüyle uyum içindeki
sanatsal biçimleri ve iman karakterleriyle davranışlarını yaratmaya
çalıştılar. Plastik biçimlerin hacminin, ağırlığının ve hareketinin
titiz sunuluşunun olduğu kadar perspektifin ve ışıkla renklerin
değerlerinin oluşturduğu yeni biçimlerin de karşılarına çıkardığı
engellere, köklü ve yöntemli bir araştırma anlayışının ışığında çözüm
aradılar.
Akla dayalı
araştırma, başarının anahtarı olarak sunuldu. Ayrıca mimaride olduğu
kadar insan vücudunun betimlenmesinde de orantıların kesin yasalarını
keşfetmeye ve resim mekanının gerçek izlenimi uyandırması için
başvurulan yöntemler sistemleştirilmeye çalışıldı. Doğa olaylarını,
titizlikle gözlemleyen bu sanatçılar, özgül görünümlerden yola çıkarak
genel kurallar çıkarsama eğilimindeydi. Ayrıca sanata ideal ve
madde-dışı nitelikler vermek için dolaysız aktarımı aşma
çabasındaydılar. Böylece sanat, doğanın kendisinden daha göz alıcı ve
daha kalıcı bir güzellik ve yücelik kazanıyordu. Gerçek görünüşü
kaybetmek pahasına ideal biçimlerin sunulması ve fizik dünyanın her
şeyden önce tinsel nitelik sunan güzelliğin aracı veya yetkinlikten
uzak bir anlatımı olduğu düşüncesi, İtalyan Rönesans sanatının
merkezinde yer almayı sürdürecektir.
“Kuatroçento”
terimi, XV. yy sanatının nerdeyse tümünü belirtir. Rönesans sanat
düşüncesinin beşiği olan Floransa, tartışmasız yenilik odakları
arasındaki yerini korur. 1450’ye doğru, Floransa’da, aralarında Antonio
del Pollaiolo ve Boticelli gibi ustaların da bulunduğu yeni bir sanat
kuşağı öne çıktı. Milano, Urbino, Ferrara, Venedik, Padova ve Napoli
gibi İtalyan şehirleri, yenilikçi atılımlara kaynaklık etme bakımından
Floransa ile boy ölçüşecek düzeye daha sonra ulaşacaktır. Leon Battista
Alberti ’nin Rimini ve Mantova’daki eserleri bu yeni hümanizmin
mimarisinin uç noktalarını oluşturdu. Andrea Mantegna ’nın Padova’da
yaptığı resimler, çizgisel perspektifin kişisel bir bileşimini,
Antikçağ eserlerine duyulan hayranlığı ve gerçekçi tekniği yansıtırken,
Giovanni Bellini ’nin şiirsel klasikçiliği Venedik Okulu’nun
yükselişini haber veriyordu.
XV
yy’ın sonunda, Rönesans üslubunun ilk başarıları orantı, contrapposto
(bedenin ağırlığının bir ayağa verilerek bu ayak tarafındaki omzun
hafifçe yüksek tutulduğu bir heykel pozu) ve çizgisel perspektifin
karşısında geriledi. Ayrıca birçok sanatçı da, herkesin benimsediği
stilistik ve teknik dağar çerçevesinde kişisel anlatım yolları
araştırmaya koyuldu.
Öne sürüldüğü gibi kuatroçento, klasik
Rönesans sanatının, yetkinlikten uzak başlangıcını değil, başlı başına
ele alınması gereken bağımsız bir dönemi temsil eder. Geriye dönüp
bakıldığında, kuatroçento resminin yine de yüksek düzeyde
inandırıcılığı olan bir anlatım biçiminden yoksun olduğu izlenimi
edinilebilir. Gerçekten de insan heyecanlarının resimlenişi, gerçekçi
olmaktan çok, şematik bir yan içerir. Ayrıca, belli bir sanat eserinin
her öğesi, kompozisyonun bütününe göre, genellikle orantısızdır.
Klasik Rönesans
Klasik
Rönesans sanatına gelince, o da bir resim sunuşu veya mimari düzenleme
çerçevesinde, dramatik yoğunluğu ve sanat eserinin fiziksel varlığını
artırıp çabalarını bir dengeye ulaşmaya yönelterek, işbirliği
anlayışını korur. Her şeyden önce kendi birliğine (bu, aklı bilgiden ve
teknik beceriden uzak, sezgisel yoldan elde edilmiş bir dengedir)
dayanan klasik Rönesans üslubu, kompozisyonun öğelerinden biri öne
çıkar çıkmaz kendisini dağıtmaya hazırdı.
Ancak
kısa bir dönem içinde (1495 e doğru- 1520) varlığını sürdüren bu klasik
üslubu aralarında Leonardo da Vinci, Bramante ve Michelangelo ,
Rafaello ve Tiziano ’nun da yer aldığı birkaç dahi sanatçı temsil
eder. Leonardo da Vinci’nin tamamlayamadığı Müneccim Kralların
Tapınması (1481) adlı tablosu denge bakımından Milona’daki Santa Maria
delle Grazie Kilisesi’nde 1495-1497 yılları arasında gerçekleştireceği
Son Yemek (La Cena) freskinin gerisinde kalan bir kompozisyondur.
Estetik olduğu kadar teknik bakımdan da son derecede çeşitli denemeler
yapılmış olmakla birlikte (bazen de başarısız sonuçlanmıştır; Son
Yemek’in hızla bozulmasına, bu denemeler yol açmıştır) sanatı, farklı
doğal olguları yönlendiren direngen bir araştırmanın izlerini taşıdığı
ölçüde, Leonardo, Rönesans kuramcılarının mihenk taşı olarak kabul
edilir.
Farklı bir üslup
olan Michelangelo, deha sahibi benzersiz bir sanatçıdır. Roma San
Pietro in Vincoli’de II. Julius’un lahdinde (1510’a doğru 1515);
Floransa’da Medici Kapellası’nda (1519-1534); Sistin Kapellası’nın
tonozunda ve Son Yargı freskinde (1536-1541 San Pietro Bazilikası’nın
(yapımına 1546’da başlanan) kubbesinde evrensel yeteneği ışıldar.
Bütün
bu eserler heykel, resim ve mimari alanlarında taklit edilemez şaheser
nitelikleri taşıyan tümüyle farklı bir anlayışa sahip olan Raffaello,
Madonna resimlerinde ve fresklerinde ezici güçleri değil ince bir uyumu
sevimli, lirik bir güzelliği yansıtmıştır.
Geç dönem Rönesans’ı ve maniyerizm
İtalyan
Rönesans sanatının evrimi, Roma’nın yağmalanmasından (1527) sonra
belirgin bir biçimde durakladı; Roma’nın yağmalanması, bu şehirde
simgeleşen sanat himayesinin kaynağını geçici olarak kurutmuş ve
sanatçıları İtalya’nın, Fransa’nın ve İspanya’nın öteki kültür
odaklarına yönelmek zorunda bırakmıştır. Raffaello’nun 1520’de
ölümünden önce klasik akıma karşı çıkan eğilimler, Roma sanatı içinde
belirmeye başlamıştı. Önde gelen maniyeristler arasında sayılan
Pontormo Parmesan ve Rosso Fiorentino, en yetkin anlatımını Giorgio Vasari ile Giovanni Bologna ’nın eserlerinde bulacak olan bir üslubu geliştirdi.
Maniyerizm
son derecede ince bir zevk yansıtan sevimli ve zarif biçimlere değer
veren estetik akımıdır. (maniyerizm, adını da “bella maniera” [“güzel
tarz” ] deyiminden almıştır).
Geç
Rönesans döneminin temel özellikleri birçok sanatçı karşımıza çıkmakla
birlikte, maniyerizmin egemen olduğu bu dönem, sanatçının kişisel
anlatımının damgasını taşır durum geldi (bu nitelik, en güçlü
anlatımını Michelangelo’nun son esenlerinde buldu). Sanatsal beceri,
her şeyden ön kişisel ustalık ölçüsüne göre değerlendirilmeye aşlandı r
bireysel çalışmaların görkemi konusunda bir yarışmaya yol açtı.
Maniyeristlerin kendilerinden üstün büyük ustaları aşmak için değilse
bile, onların düzeyine çıkmak için gösterdikleri yapmacı ve çaba,
Rönesans kavramının temel taşı olan keşiflerin altın çağının oldukça
uzağında kalan, biraz da abartılı bir gelişmeni belirtileridir.
Kuzey Avrupa
İtalya
adıyla birleştirilen Rönesans kavramının, 1500 yılından önceki Kuzey
Avrupa sanatını gereği gibi nitelendirip nitelendiremeyeceği sorusu
henüz kesin bir biçimde cevaplanamamıştır.
XV
yy’ın Kuzeyli sanatçıları, henüz temel esinlerini klasik kaynaklardan
almaktan uzaktı ve İtalyan sanatının belirgin örneklerinin kuramsal ve
soyut sistemlerine pek az ilgi duyuyordu. Her ne kadar XV ve XVI.
yy’lar boyunca Kuzey ülkelerinin sanat geleneğini etkileyen dönüşümler
İtalyan örneğiyle karşılaştırılamazsa da, yine de bu dönüşümler
kronolojik uygunluk nedeniyle Rönesans terimiyle belirlenir.
Flaman ve Hollanda resimleri
“Primitif
Flaman”, terimi, kuramsal olarak üslupları Rönesans öncesinde yer alan,
bir başka deyişle gotik üslupla h güçlü bağlan olan sanatçıları
belirtir: bu da Flandre’da ve Hollanda’da Rönesans’tan söz edebilmenin
ne kadar belirsizlik içerdiğini gösterir. Ortak bir görüşe göre,
yağlıboya resmin dayandığı yeni tekniğin kaynaklarından tam anlamıyla
yararlanabilen ilk sanatçı olan Jan Van Eyck
,
Gent’teki Sint-Baafs Katedrali’nde yer alan Mistik Kuzu (1432)
sunakarkalığında ve evlenme törenlerinin resimlendiği Amolfini ve
Karısı (1432) gibi portrelerinde, en küçük ayrıntıları, ince yapılan ve
ışık oyunlarını aktarabilmek için bu yöntemin özünü ortaya koydu.
Esrarerıgiz
Flémalelli’li Usta (1406’da Tournai’de eser veren Robert Campin ile
özdeşleştirilmek istenir), Flaman resminin akıcı ve özenli
gerçekçiliğini aynı derecede aktardı. Dijonlu denilen Nativitas
(1420’ye doğru) ile M Sunakarkalığı (142’ya doğru) gibi en ünlü
tablolarında, Flémalelli’li Usta dini sahneler içinde yer verdiği
dindışı nesnelere belli bir derinlik kazandırarak doğaya yönelttiği
dolaysız ve ‘eni bakış açısını karmaşık ve simgesel kompozisyonlarla
birleştirmesi bakımından Van Eyck’ı akla getirir.
Daha
gerçekçi bir esin taşıyan, Van der Weyden lakaplı, Flémalleli Usta’nın
belki de ilk öğrencisi olan Rogier de La Pastre, ününü portrelere veya
Çarmıhtan İndiriliş (1439-1443) gibi sunakarkalıklarına veya
Müneccimlerin Tapınması adlı üçkanatlısına borçludur. Eserlerine
anıtsal bir nitelik veya daha önce tanık olunmamış duygusal bir işlev
kazandırmada son derece başarılıdır. Bu büyüleyici dahi, kendinden
sonraki kuşaklar özellikle de Dieric Bouts üzerinde büyük bir etki
bıraktı. Geertgentot Sint Jans’a
gelince, o da ışık oyunları konusunda büyük bir ustalık ortaya koyan,
incelik dolu gece sahneleri resmetti. Buna karşılık Hans Memlin’in
üslubuna zarif ve ölgün bir atmosfer egemendir.
XV yy’ın en büyük ustası olan Hugo Van der Goes,
Gand ve Brugge’de çalıştı. Isa’nın doğumunu sahneleyen Portinari
Sunakarkalığı (1474-1476) en önemli eseridir ve Floransa’daki San
Egidio Kilisesi’nin siparişi üzerine yapılmıştır. Flaman ressamlar
İtalyan sanatını taklit etmeye bir ölçüde karşı çıkarken, pek çok
İtalyan sanatçı bu sunakarkalığma hayranlık duyacak, Flaman ülkesinde
gelişen pitoresk ve çokrenkli yağlıboya resmin gerçekçiliğine ilgi
gösterecektir.
Brabantlı
Hieronymus Bosch , akıl almaz Dünya Nimetleri Bahçesi (1503’e
doğru-1504) ile hâlâ Ortaçağ’a özgü bir evrenin yorumcusu niteliğini
korurken, kompozisyonlarına canlılık katan bir denge arayışı içindeki
Bruegel, Rönesans’a dahil edilir. Ama Hollanda’ya maniyerizmi sokan
ressam, Kuzey geleneğini birleştiren Mabuse lakaplı Jan Gossaert’dir (1478’e doğru- 1535). Bu anlayışı maniyerizmden çok etkilenmiş olan Bartholomeus Spranger sürdürecektir (Hermafrodit ve Salmakis, 1581’e doğru). Axis.