|
|
 |
 |
Okunma |
|
9778 |
Barok sanat Hayatın
sürekli olduğunu biliyoruz. Sanatta da başlayan ve biten şeylerden çok,
geçişlerden, kırılmalardan ve sıçramalardan söz edilebilir. Barok sanat dendiğinde, belli bir zaman sürecinde, geniş bir coğrafyada yaşanan sanatsal olguyu anlıyoruz.. Bu dönem yaklaşık 17.yy.a rastlar. Çevredeki etkileri 18.yy. da devam eder. Barok
yayılımın zamanlaması ve çeşitlenmesi, doğum coğrafyasındaki tarihsel
gelişmeyle yakından ilgilidir. Zamanın tini bölümünde bu genel
görünümü betimleyen metinlere yer verdik. 17.yy. Genel Görünüm Burada
yine de vurgulayalım. 16.yy.daki Reform hareketi Katolik dünyasından
“Karşı Reform” denen savunma tepkisiyle karşılaştı. Söz konusu olan
iktidardı ve sanat başlıca araçlardan biri oldu. Günümüzde olduğu gibi,
görkem kitleleri hep etkilemişti özellikle Katolik taraf bunu kullandı. Diğer
bir olgu Katolik kilisesinin dünyevileşen iktidarına rakip mutlakiyetçi
krallıkların yükselişiydi. (En örneksel temsilci Fransa’da güneş kral
XIV.Louis) Bu dönemde krallar da Tanrı’nın kudretini yeryüzünde temsil
etmek anlamında kiliseye rakip oldular. Büyük krallar, orta ve küçük
boy prensler ( 30 yıl savaşları bittiğinde Almanya’da fazlasıyla
vardılar) güç gösterisinde sanatın etkisini keşfedince, heykellerle,
resimlerle süslenmiş, devasa bahçeleri olan saray ve saraycıklar dönemi
başladı. Rönesans döneminde yükselmeye başlayan burjuvazi ve
aristokrasinin oluşturduğu orta sınıfın talepleri de, sanat piyasasını
hareketlendirdi. Bilimdeki gelişmeler,
keşifler, dünyanın evrenin merkezi olmaktan çıkışı , dindışı ve dinsel
güçlerin yeni ve iyimser bir buluşması sonucunu doğurdu. Bu da sanatsal
yapıtların içeriğini etkiledi. Bu kısa girişten sonra, güvenilir kaynaklardan yaptığımız derleme ve alıntılarla döneme biraz daha yakından bakabiliriz. XIX.
ve XX. yy’ın sanat ve kültür tarihçileri, Rönesans’ın canlılığı,ve
çeşitliliğiyle Kasikçiliğin denge ve evrensellik kaygısı arasında,
Protestanlığın ve Katolik Karşı Reform’un dini kavgalarının, büyük
monarşilerin çatışmalarından kaynaklanan siyasi altüst oluşların ve
insanın evren içindeki yeri ve rolü görüşünde oluşan düşünsel bir
devrimin damgasını taşıyan barok bir çağın varlığını kabul etmişlerdir:
sanatı yapmacığa indirgeyen ve dünyayı büyük bir durumuna sokan kaygılı
ve güzelci (estet) yaşam anlayışı buradan kaynaklanır. Sanat
tarihlerinde Avrupadaki Rönesans ve Maniyerist dönemi izleyen ve
1580-1750 yılları arasında oluşan bir “barok sanat” anlayışından söz
edilir. Barok sözcüğü Portekizce “barocco” ya da İspanyolca
“barucca”dan gelmiştir. Esas anlamı “düzgün olmayan inci”dir. Bu
sözcük, önceleri Rönesans ve Maniyerist dönemden sonra beliren barok
üsluptaki eserleri aşağılama amacı ile kullanılmıştır. Ancak XIX.
yy.’da, barok sözcüğü 1580-1750 arası ortaya çıkan barok eserleri
aşağılama anlamına kullanılmamağa başlandı. Barok’un bu anlamı, sınırlı
bir zamanı kapsar ve biz buna XVII. ve XVIII. yy. “Avrupa Baroku”
diyoruz. Diğer taraftan barok, Avrupa’nın belli
bir döneminin sanatı olmaktan uzak bir anlamı da bünyesinde taşır. Bu,
barok üslubudur. Örneğin İ.Ö. III. yy. ile İ.Ö. 1. yy. arasındaki
Hellenistik-Antik sanat, Geç-Gotik sanatı, Hindistan’daki V. yy.’dan
XV. yy.’lara değin devam eden ve bütün pagodları delik deşik eden
sanat. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda XVIII ve XIX. yy.’lardaki sanat
anlayışı ile Rusya ve Çin’de gördüğümüz çok şişkin kubbeler ve süslü
saçaklı mimarlık sanatlar, hep barok üslubunu yansıtırlar. A.Turani Diderot’un
«Ansiklopedi»si (Enayclopédie ou Dictionnaire Raisonné des Sciences,
des Arts et des Métiers, 1751-1772) «barok» kelimesinin kökenini,
mantıkçıların anlamsız olanı söz konusu eden bir düşünce biçimini
belirtmek için kullandıkları baroco’ya bağlar ve terimi karışık ve
uyumsuz bir müziği adlandırmak için kullanır. Günümüzde, kelimenin
kökeninde mücevhercilerin pürüzlü bir inci için kullandıkları sıfatın,
Portekizce’deki barocco’dan türemiş olduğunu kabul etme eğilimi daha
güçlüdür. XVIII. yy’ın sonunda barok, klasik kurallara ters düşen, ipe
sapa gelmez, hatta zevksiz sayılan bir sanat üslubu olarak
nitelenmiştir. Jacob Burckhardt’ın, (1860) sanatsal ve düşünsel
ifadenin «vahşi bir lehçe»si diye nitelediği «barok»un bu aşağılayıcı
anlamından kurtulması ve mimarlığa, resme, edebiyata ve müziğe yaptığı
olumlu ve özgün katkının onaylanması için, sanatta olduğu gibi
edebiyatta da klasikçiliğin etkisinin sona ermesini beklemek
gerekecektir. Bununla birlikte, tarihçiler sanat
evriminin tarihi iyi belirlenmiş bir anı olarak algılanan bir barok
anlayışıyla, onu değişmez tarihi bir doğa olarak kavranan bir barok
anlayışı bakımından bir birinden ayrılıyorlar. Birinci görüş, resimsel
ve açık barok sanatı, çizgisel ve kapalı klasik sanatla karşı karşıya
getiren Heinrich Wölfflin’in yaklaşımıdır [ “Rönesansve Barok”
(Renaissance und Barock), 1888; Sanat Tarihinin Temel Kavramları
(Kunstgeschichtliche Grundbegriffe), 1915]. İkinci görüş, özellikleri
Helenistik Yunanistan’da olduğu kadar «yüzyıl sonu» Avrupa sanatında da
görülen bir barok’tur. Bu da Eugenio d’Ors’un yaklaşımıdır., («Barok
Üzerine», 1935). Tuhaf
ve zevksiz anlamına gelen ilk kullanımından sonra, « barok » kelimesi
günümüzde biraz zorlanarak çeşitli üslupları ve dönemleri ifade eder
hale gelmiştir. Biz burada barok kelimesini, XVII. yy’da Roma’da
kendini gösteren ve oradan bütün Avrupa’ya yayılan biçimlerin evrimini
göstermek için kullanacağız. Barok sanat ve mimarlık Barok dönem Barok
sanat, en çok özellikle Katolik ülkelerde Karşı Reform’un son yılları
olan 1600 dolaylarında gelişmiştir: Roma Kilisesi, Protestanlığın
ilerlemesine karşı koymak için Trento Konsili’nden sonra (1563’de sona
ermişti) geleneksel öğretilerini kesin olarak yeniden ortaya koydu ve
yoğun bir misyoner etkinliğine girişti. Reformcu din papazlarının
savunduğu resim yasağı karşısına, görkemli ve dokunaklı kutsal
tasvirleri çıkaracaktı. Barok sanatçıların tanrı ve havari
tasvirlerinin gerçek ve gerçeğe yakınlığı, tıpkı mimarların bunların,
içine yerleştirdikleri görkemli çerçeveler gibi, bu estetikçi
pedagojiye yardımcı oldu. Barok, XVII. yy’da ve XIII.yy’ın ilk
yarısında Avrupa sanatına ve mimarlığa egemen olmuş ve Latin Amerika’da
etkisi XIX. yy’ın başlangıcına kadar sürmüştür. Bu, hem son derece
biçimlenmiş (simetriyle bol bol oynar) hem de son derece dinamik
(biçimlerini, güçlü bir helezoni kıvrımlar ve sarmallar deviniminin
içine yerleştirir) bir üsluptur. Barok üslup Bütün
dinamizmine rağmen barok üslup, Rönesans’a ve son evresi olan
maniyerizme çok şey borçludur. Michelangelo’nun 1536-1541 arasında
Sistina Kilisesi için yaptığı «Son Yargı» freskindeki Tanrı’nın sevgili
kullarının ve lanetlilerin hareketleri, baroğun ayırt edici
biçimlerinden birini temsil eder. Barok
üslup (tıpkı klasikçilik gibi), Antikçağ Yunan ve Roma sanatından da
etkilenmiştir ve klasik mimari düzenlerden ve idealleştirilmiş insan
tasvirinden bilinçli olarak yararlanır. Öte yandan baroğun bazı tipik
formülleri, özellikle de dışarıdan içeriye doğru eğik cepheler, oval
düzlemler ve göz aldanmasından yararlanılması, orda burda sık sık
kullanılmıştır: buna göre, baroğun özgünlüğünü oluşturan, önceden var
olan bazı üslup öğelerinin, sınırlı sayıda yeni katkıyla birlikte
sistemli bir biçimde kullanılmasıdır. Barok
anlayış, bir üslup aşaması olarak, her klasik dönemi izleyen
zamanlarda, sanatların bir biçimi olarak görülür. Bu üslup, klasiğin
sağlam, açık ve kesin hatlı formlarının gevşemesi ve biçimlerin bir
kompozisyon içinde erimesi ve birbirleriyle kaynaşmasıdır. Klasiğin
sakin ve duruk figürü, bat-okta hareketlenmekte ve sükun, gürültüye
dönüşmektedir. Formların doğması, büyümesi ve dağılmaya başlaması,
aslında bir doğa kanunu olarak bütün hayatı kapsar. Kesin hatlı formun
çözülmesi yanında tipik ve ortak ideal-klasik özellik, kişisel
güzelliğe dönüşür. Klasik eser, bazı
prensiplere ve kaidelere bağlıdır. Barok ise, bu kaide ve prensipleri
reddeder. O, kişisel ve acaip biçimlere, bir defalık olana, insanı
şaşırtan şeylere ve etkilere önem verir. Barok
sanatçı, orijinal buluşu, yeni ve moderni, kaprisli, acayip ve son
derece cüretli olanı konu olarak ele alır. Avrupa-Barok’u döneminde
ünlü bir İtalyan şairi olan Marino: “Şaşırtıcı eser veremeyen bir
sanatçı, ancak ahır uşağı olabilir” diyordu. Bu sübjektivizm ve bu
acayip ilhamlardan hoşlanma, sanatçıyı Rönesans’tan, Antikite’den ve
özellikle Romalı Vitruv’un titiz kaidelerinden tamamen
uzaklaştırıyordu. Bu nedenle barok, örnekleri ve kaideleri bırakıyor,
bunların yerine sanatçının keyif ve mizacını esas alıyordu. Sübjektife
(öznelliğe), kişinin kapris ve keyfine dönüş, heyecanın önem
kazanmasını sağlamıştır. Klasik sanat, sakin figürü amaç edinmişti.
Barok ise herşeye hükmeden bir heyecandan hareket ediyordu. Vecd içinde
kendinden geçen bir hareket, figürün takınacağı rol oluyordu. Böylece
sanatçı ortak sabit biçim yerine, keyfi hareketi gösteren bir heyecanı
formlaştırıyordu. Bu keyfi heyecan, hiç kuşkusuz zamanla gelişiyor ve
sanatçı politik, toplumsal ve dinsel gereklere uyan kişisel bir tepki
gösteriyordu. Gotik hareketin, Kuzey, Orta ve
Batı-Avrupa halkları tarafından yaratıldığını, İtalyanların ise
Rönesans’la, Avrupa sanat ve kültür dünyasında önder duruma
geldiklerini biliyoruz. Barok hareketin nereden, çıktığı hususu, şu
ülke mizaçları ile ilişkili görülüyor : Biz, Güney-Avrupa halklarının
daha hareketli, daha jestli konuştuklarını, duygularını daha kolay
açığa vurduklarını ve Güneyli ressamların İsa’nın çarmıha gerilişi
sahnesinde ağlayan insanları daha haykırışlı ağlamalar içinde ifade
ettiklerini biliyoruz. Ayrıca opera gibi hayatı hiç olmayacak şekilde
ifade eden bir sanat tarzının İtalya’da doğduğunu ve bu sanatın
jestlerle müziği birleştirmek istediği de biliniyor. İşte Güneyin bu
tiyatroya düşkün tutumu, güzelliğe sahip figürleri resme sokma
Güneylilerin bu mizacına karşılık, Kuzey halkları duygularını Güneye
nazaran daha çok içlerine atıyorlardı. Barok bir
anlatım, daha Rönesans’ta Michelangelo’nun hem resimlerinde, hem
heykellerinde görülmüş ve buna değinilmişti. Barok duygunun Güneye
doğru kuvvetlendiğini belirten kimi kanıtlar da yok değildir. Örneğin
Proto-Rönesans’ın Floransa’da, klasiğin Roma’da ve barokun da daha
güneyde, Napoli’de doğduğunu da saptayabiliyoruz. Ayrıca
Bernini’nin Napoli’li olduğunu da görüyoruz. Buna karşılık
İngiltere’nin Hollanda’nın ve Kuzey-Avrupa ülkelerinin baroku
reddettiklerini ve Palladio’ nun kendilerine getirdiği sakin ve düz
yüzeyli mimariyi tercih ettiklerini saptıyoruz. Böylece Kuzeyin,
klassisist bir görüşle yetindiğini ve Güneyden ayrıldığını anlıyoruz.
Hatta XIV. Louis’nin, Louvre’a yapılacak yeni ilave için çağırdığı
Bernini’nin yaptığı planı, Parisli mimarların eleştirilerine uyarak
uygulatmadığını ve Bernini’nin planı için tiyatrovari diyen bir
eleştiriye önem verdiğini anlıyoruz. Aslında bu eleştiri gayet gerçekçi
idi ve İtalyan Barokun en esaslı özelliği idi. Güneyin tiyatrovari
anlatıma verdiği önemi de açıklıyordu. Gerçekte olmayan bir hayale, bir
düşünceye bağlanma, gerçekçi bir duyguya dayanmaz. İşte
Kuzey ile Güney bu noktalarda birbirlerinden ayrılıyorlardı. İtalya’da
gerçekten çok, bir hayalin önem kazanması ve barokun abartmalarına önem
veriş, bundan ileri geliyordu. İtalya’da bu dönemde, birçok mimarın
ayni zamanda sahne dekorcusu oluşu, (Guarini, Juvara, Pozzo vb. gibi)
ve bizzat Bernini’nin mimarlık yanında ünlü bir heykelci, bayramlarda
kent süsleyicisi, sahne ressamı ve dram yazarı olduğu ilgi çekiyor.
Barok mimarın, sonsuzluğa giden mekan tasavvurunu, ressam, tavan ve
duvarlara yaptığı göz aldatıcı resimlerle genişletiyordu. Böylece
gerçek olmayan mekanlar, gerçekte olana ilave ediliyor ve hayal ile
gerçek birbirine karışıyordu. 1650’lere doğru, bu zâhiri mekan
kavramının, kiliselere de girdiğini görüyoruz. Böylece kilise, saray
ve, tiyatro, zâhiri görüntülerin toplandığı birer yer oluyordu. Tanrı
dünyası, dindarın gözüne bir tiyatro sahnesi gibi sunulmak olanağına
kavuşuyordu. Barok kilise de saraylardaki gibi, dev sütunlar, ağır
saçaklar, kornişler, cilalı mermerler, altın yaldızlı gırlandlar,
uçuşan puttolar, evliyalar ve melekler, boya ve yaldız karışıklığı
içinde dindarın önüne çıkarılıyordu. Figürlerin, tiyatrovari
hareketlerle göğe yükselmelerinin tasvir edildiği kubbelerin, artık
mekân sınırlılığından uzaklaştıkları görülür. Böylece kilise, barokun
aydınlık saray atmosferini de benimseyince, kilise içlerinin, dünyevi
fakat hayal edilen cennete açılan birer pencere olarak görüldükleri
saptanır. Protestan dünyasında ise, ahlaki
değerleri izleyerek, metafizik bir dünya görüşüne de önem verildiği
anlaşılıyor. Rembrandt, herkesin kendine yakın bulduğu, sonsuz insan
sevgisiyle dolu bir İsa’yı. sefil ve perişan, fakat iç zenginliğiyle
görülür hale getiriyordu. Maniyerist dönemin Greco’su ise, esrarengiz
gücü olan bir İsa’yı, majik bir varlık olarak gösteriyordu. Böylece
Kuzeyin genel mizacı, hayata uygun bir tipi, tanrısal güç olarak kabul
ediyordu. Hollandalı bir düşünür olan Spinoza (1632 panteist bir
düşünce ile doğayı kutsallaştırıyordu. Esasen panteist dindarlık,
Hollanda açık hava ressamlarının XVII. yy.’da buldukları yeni bir doğa
anlayışı idi. Hollandalı, dünyevi olan şeylerin sonsuzluğunu, panteist
bir görüşle keşfediyordu. Böylece doğa artistik yönden, Rembrandt,
Ruisdael ve van Goyen gibi Kuzeyli ressamlarca; dünyevi değerlerin
sonsuzluğu da bilim adamlarınca keşfediliyordu. Örneğin matematik,
differantial ve integral hesabı buluyordu. Astronomide ise, eski
düşünceler iflas ediyor ve daha XVI. yy.’da Leonardo “Dünya kâinatın
merkezi değil, bir yıldızıdır” diyordu. l543’de Kopernik (1473-1543)
güneş sistemini bilimsel olarak ispatlıyordu. Giodano Bruno (1578
evrenin sayısız dünyalardan meydana geldiğini açıkladığından Roma’da
yakılıyordu. Kilise artık kendi evren kavramının yıkılmakla tehdit
edildiğini görüyor ve bunu engizisyonla cezalandırmak yoluna giderek
önleyeceğini umuyordu. A.Turani, Dünya Sanat Tarihi, İş Bankası Yayınları Mimarlıkta,
mekanların ovalleştirilmesi ve S biçimli kıvrımların kullanılması
(kenarlarda içbükey, ortada dışbükey) dışında, baroğa özgü öğeler,
burma sütunlar ve görkemli alınlıklardır. Barok alınlıklar her tür
çeşitlemeyi sergiler: bu alınlıklar merkezin de kırılmış, helezoni bir
biçimde kıvrımlandırılmış kenarlarla bezenmiş veya dikey düzleminde
dışarıdan içeriye doğru eğimlendirilmiştir. Barok heykel sanatı,
dalgalı giysi kıvrımları, gerçekçi biçim kabartıları, bronzun ve renkli
mermerlerin kullanımı ve çoğu zaman birçok malzemenin birlikte
kullanılmasıyla ayırt edilir. İtalyan baroku.
XVII. yy’ın başlarında Avrupa’nın en iyi sanatçıları İtalya’da,
özellikle de Roma’da toplanır. Papalığın merkezi, Karşı Reform’la
uyumlu bir üslubun ayrıcalıklı doğum yeridir. Çok sayıda tarikat,
birçok kilise veya manastır inşa ettirir veya var olanları
güzelleştirir, Yüksek rütbeli papazlar da lüks evler yaptırırlar.
1568’den itibaren Vignola tarafından inşa edilen Cizvitlerin en önemli
kilisesi Gesù, halihardaki yalınlıkla bezemedeki görkemi birleştirir. Bu
yapı, üçgen kâh helezoni kıvrımlarla kâh sütunlarla bezeyerek, çoğu
örnekte koruyan mimarlar için çok serbest bir model işlevi görmüştür.
Cepheleri dışarıdan içeriye doğru eğimlendiren ilk mimar, Pietro da
Cortona olmuştur. Aynı zamanda ressam olan
sanatçı, Barberini Sarayı’ndaki «Barberini Ailesi’nin Zaferi» veya
«Tanrısal İnayetin İhtişamı»nda (1636-1639) olduğu gibi göz aldatıcı
tavanların ustasıdır. 1600-1680 arasında mimarlar, heykelciler ve ressamlar, dini ve dindışı çok sayıda siparişi yerine getirmişlerdir. Bunların
en yenilikçilerinden biri olan Bolognalı Annibale Carracci’nin en
önemli eseri, Farnese Sarayı’nın Büyük Galerisi’nin tavan resimleridir.
Şu
sırada «doğal bir resim» arayışı içinde olan Caravaggio, kendi ışık
gölge karşıtlıklarının, İtalya sınırlarının ötesine yayılan bir akımla
(Caravaggioculuk) yeniden ele alındığına tanık olmuştur. Baroku iki sanatçı temsil eder ve özetler: Bernini ve Borromini. Mimar,
ressam ve heykelci Gian Lorenzo Bernini, 1624’ten 578’e’kadar Roma’daki
San Pietro Bazilikası’nı bezemeye çalışır. Yapının sıra sütunları, Papa
VII. Urbanus ve VII. Alexander’ın mezarları, Aziz Longinus’un anıtsal
heykeli, ve Aziz Petrus’un mezarı üzerindeki baldaken, Bernini’nin
eseridir. Eserlerdeki bu dikkat çekici yoğunlaşma, Katolik Kilise’nin,
Karşı Reform’un son dönemindeki genel eğiliminin parlak bir
dışavurumudur. Bernini, Santa Maria della Vittoria’nın Comaro Kapellası
için, beyaz mermere son derece abartılı bir heykel olan «Azize
Teresa’nın Vecdi 545-1652) yapar. Aynı zamanda kusursuz bir portre
sanatçısı olan Bernini’nin çok sayıda büstü de vardır; bunların
arasında, kendisini Louvre Sarayı’nın ana cephesini gerçekleştirmek
üzere (bu proje bakanların ve sanatçıların entrikaları nedeniyle
başarısılığa uğrayacaktır) 1665’te Paris’e çağıran XIV Louis’nin büstü
yer almaktadır. Borromini adıyla anılan Francesco
Castelli, esas olarak dini ıda, daha az önem taşıyan, ama tasarımı daha
ince eserler gerçekleştirmiştir. Sanatçı, tavan tekneli eliptik bir
kubbe, sonra da dalgalı bir cepheyle (1665) donattığı San Carlo alle
Quattro Gontane (1634) gibi kiliseleriyle baroğu her tür klasik ayak
bağından kurtarmıştır. İtalyan baroğu Roma dışında, özellikle Guarino
Guarini (Carignano Sarayı, San Lorenzo Kilisesi) ve Filippo Juvarra’nın
(Madama Sarayı’nın cephesi ve merdiveni) eserleriyle, Torino ‘da ve
Longhena’nın eserleriyle (Santa Maria della Salute Kilisesi, Rezzonico
Sarayı) Venedik’te gelişmiştir. Barokun yayılması Barok
İtalya dışında özellikle XVII. yy’ın sonunda ve XVIII. ı gelişmiştir.
Bununla birlikte, her ülkeye özgü kronolojik ve sal göstermektedir. İspanya ve imparatorluğu. İspanya’da
barok, Rönesans’ın taşkın plateresk üslubunun ardından gelir ve bu
üslupla bütünleşir. Bu barok, Jose Benito Churriguera’nın San Estéban
Kilisesi’nde yaptığı burma sütunlar, sütun başlıkları ve kornişler
yığını mihrap arkalığında (1693) olduğu gibi, zaman zaman son derece
aşırı yüklüdür. Churriguera üslubu, Santiago de Compostela
Katedrali’nin (1738) cephesi bunun güzel bir örneğidir. XVIII. başına
kadar mimarlığa damgasını vuracaktır. Resimde,
büyük çeşitlilik gösteren eserler türdeş bir üslubun belirlenmesine
olanak vermemektedir. Zurbarán' ın ve Ribera’nın karanlıkçılığı, birçok
kez Italya’ya giden ve Rubens ve Murilo’yla dostluk kuran Velazquez’i
etkilemiştir: Murillo’nun “Günahslar” ı barokun ünlü örneklerindendir. İspanyol
egemenciğindeki Katolik Güney Flandre’da, mimarlık cephelerinde
maniyerizmin üslupsal öğelerini üst üst yığmıştır. Resim sanatı,
Avrupa’yı dolaştıktan sonra, 1615’te An erleşen Rubens’in
egemenliğindedir. Amerika’daki İspanyol
sömürgelerinde yerlilerin bezeme gelenekleri, başta Cizvitler olmak
üzere misyoner tarikatların kıtaya taşıdıkları mimari üsluplarla
harmanlanmıştır. Böylece, altın için de yüzen mihrap arkalıkları,
XVIII. yy’ın sonuna kadar, İspanyol- Amerikan mimarlığına egemen olacak
olan Churriguera üslubunun Amerika’da aldığı biçim olan zengin bir
bitki örtüyle kaplanmıştır. Mimari yapıların üslubu, neredeyse sert bir
yalınlıktan, çok büyük bir görkeme kadar (özellikle Meksika’da) uzanır.
Meksiko Katedrali, yontularak yapılıp yaldızlanmış bitki ve ağ kaplı
yatay silmelerle bölünmüş kare kesitli görkemli sütunlarıyla
(estipite’leriyle) dikkat çekmektedir. Portekiz’de barok sanatı.
Portekiz, İspanyol egemenliği sırasında (1580-1640) barok sanata büyük
şaheserler kazandırmaz. Portekiz sanatı, ülke bağımsızlığını
kazandıktan sonra, duvarları kaplayan yaldızlı yaprak sarmalları
talha’yla iç bezeme alanında somutlanan bir uyanış yaşamıştır.
İspanya’dakinden daha süssüz olan kiliseler, kubbeli alçak kuleler,
kapı ve pencere gibi (açıklıkları) belirgin düzenli çevre süsleriyle
belirlenir. Kiliseleri, saraylar ve daha gösterişsiz evler, azukjo
denilen mavi ve beyaz renkli çinilerle kaplanır. Portekiz, barok
üslubunu, Macao’daki Sao Paulo Cizvit Kilisesi’nin çarpıcı cephesinin
de kanıtladığı gibi, Asya’ya kadar bütün sömürgelerine yaymıştır. Avrupa’daki Alman toprakları. Barok,
Almanya ve Avusturya’ya geç bir tarihte girmiş olmasına karşın, Johann
Balthasar Neumann’ın Bavyera’da; Bamberg yakınlarında inşa ettiği On
Dört Aziz Kilisesi (1743-1772) gibi kiliselerde en parıltılı ifadesini
bulmuştur. Viyana’da Johann Bernhard Fischer von Erlach anıtsal Sankt
Karl-Borromâus Kilisesi’ni ve İmparatorluk Kütüphanesi’ni (bugün Ulusal
Kütüphane) (1716-1722) inşa ederken, Johann Lucas von Hildebrandt
cephesi heykellerle kaplı, daireleri ise freskler ve yalancı
mermerlerle bezeli büyük Belvedere Sarayı’nı (172 1- 1724) yapmıştır.
Avusturya’daki Melk’te Jakob Prandtauer, kütüphanesinin tavanlarında
Paul Troger’in gerçekleştirmiş olduğu göz aldatımları olan ünlü
manastırın (1702-1736) yapımına girişir. Hildebrandt,
Neumar Fransız Robert de Cotte ve Boffrand’ın yanı sıra, merdiveni ve
imparator salonunu bezemek için Venedik’ten gelen Tiepolo ile
gerçekleştirilen işbirliğinin ürünü olan, Bavyera’daki Würzburg
Sarayı’nın da kanıtladığı gibi, Alman baroku son derece eklektiktir. Heykel
sanatını, Dresden ve Viyana’da rokoko eğilimlerin habercisi eserler
veren Balthasar Permoser, Viyana çeşmelerinde uzmanlaşmış Georg Raphael
Donner ve Bernini’nin üslubunu sürdüren Matthias Rauchmiller temsil
etmektedir. Aralarında Anton Feuchtmayer’in de bulunduğu çok sayıda
heykelci, rokoko üslubunun belirmesiyle giderek daha fazla kullanılacak
olan yalancı mermerden (sönmüş kireç, alçı, tutkal ve mermer tozu
karışımı) bezemeler gerçekleştirmiştir. Fransa
XVII. yy Fransa’sı klasik ölçülülüğün çekiciliğine daha erken kapılmış
olmasına karşın, baroğa tümden kapalı değildir. Peder Martellange
Cizvit üslubunun yayılmasına katkıda bulunmuştur. Bezeme öğelerinin üst
üste yığılmasıyla belirlenen XIII. Louis üslubu, İtalyan ve Flaman
zevklerini harmanlar. IV. Henri’nin dul eşi Marie Medici, Rubens’e
alegorik tablolar ve portreler ısmarlarken, XIII. Louis başressamlık
görevini, uzun süre Roma’da kaldıktan sonra Caravaggioculuk’tan derin
bir biçimde etkilenen, Le Brun ve Le Sueur’ün sık sık gelip gittikleri
bir atölye kurmuş olan Simon Vouet’ye verir. Le Brun ve Le Sueur, XIV
Louis’nin hükümdarlığı sırasında Versailles Sarayı’nı bezeme
çalışmalarına (1669-1703) katılırlar; sarayın, kraliyet iktidarının gör
kemini ve parlaklığını yansıtma kaygısı taşıyan görkemli klasikçiliği,
barok etkilerden arınmış değildir. İtalyan Pietre da Cortona’nın
öğrencisi olan Pierre Puget, Versailles Parkı için dokunaklı bir
gerilimin hareketlendirdiği “Kroton ki Mijon” ve “Perseus ve Andromeda”
gibi heykel grupları gerçekleştirmiştir. Taşrada bölgesel
sanatçılar, kiliseleri sütunlar ve aziz heykelleriyle bol bol, kimi kez
safça bezenmiş mihrap arkalıklarıyla süslemişlerdir. İngiltere. Bu
protestan ve Püriten ülke, baroğun istilasına belki de en fazla direnen
ülke olmasına rağmen, gene de bu üsluptan birkaç esere kapılarını
açmıştır: mimarisi klasik bir sanatçı olan Inigo Jones’a bırakılan
Whitehall Sarayı’nın Şölen Evi’nin tavanları, Rubens’e ısmarlanmıştır.
1666 Londra yangınından sonra Sir Christoper Wren son derece yenilikçi
planları ve Borromini’nin üslubunu çağrıştıran çan kuleli 51 kiliseyi
yeniden inşa etmiş ve 1675-1710 arasında, genel hatları ve iç mekanı
daha ölçülü bir biçimde Roma kiliselerini anımsatan yeni Saint-Paul
Katedrali’ni gerçekleştirmiştir. Kuzey ve Doğu Avrupa’da barok.
Barok, Protestan Hollanda’da resimden çok heykel sanatını ilgilendirir.
Bununla birlikte Rembrandt’ın sanatında barok etkiler saptanabilir
(«Gece Devriyesi», 1672). Barok, Doğu Avrupa’da
da yayılmıştır: Macaristan’da Budapeşte zengin sahları olan kiliselerle
donatılmış, Esterh ise Fertöd’de kendilerine bir saray yaptırmışlardır.
Bohemya’da Kilian Ignaz Dientzenhofer 1732-1735 arasında Prag’da
Cizvitlerin St. Nicolaus Kilisesi’ni inşa etmiştir. Polonya’da,
özellikle Krakow’da alınlıklı ve sütunlu birçok kilise yapılmıştır.
Ortodoks Rusya’da bazı kiliselerin «Narişkin» baroğu, tam anlamıyla
barok bezeme öğelerini Rus öğelerle bütünleştirirken, İtalyan
Bartolomeo Francesco Rastrelli’nin gerçekleştirdiği Tsarskoye Selo
(bugün Puşkin) Yazlık Saray’ı ve Sen-Petersburg’daki Kışlık Sarayı’
daha da Batı esinli yapılardır.
|