|
|
 |
 |
Okunma |
|
2320 |
Kuatroçento (Erken Rönesans) Kuatroçento
İtalyanca’da XV. yy’ı belirtir ve sanat tarihçilerince en çok kabul
gören kronolojik sınırlara göre Rönesans’ın başlangıcına tekabül eder.
Bugün bu terim, tarihsel açıdan belirli bir dönemi belirtmek
kaygısıyla ve genellikle, bir üslup anlamında kullanılmakta ve
dolayısıyla da tüm yüzyıl boyunca İtalya’nın Sanat ve kültür gerçeğinin
çeşitliliğini açıklamakta yetersiz kalan Erken Rönesans terimine tercih
edilmektedir. Antikçağ sanatına dönüş İtalyan
sanatçılar Yunan-Roma Antikçağı’ndan esinlenen yeni değer ve biçim
arayışlarının, önceki dönemden bir kopma olduğunun bilincine çok kısa
zamanda vardılar. Ayrıca, Antikçağ sanatına dönüş olarak yorumlanan
Rönesans düşüncesinin kendisini de Kuatroçento insanlarına borçlu değil
miyiz? Bugün tüm radikal görüşlerden sakınmaya çalışıyor ve bu kültürel
devrimin Treçento’dan (XIV. yy) beri başlamış olduğunu biliyoruz.
Petrarca (1304-1374) klasik modellerin önemini önceden duyumsamıştı.
Gene de Antik çağ’ın incelenmesinin gerçekten temel bir rol oynaması,
XV. yy’a rastlar. Sanatçılar Antikçağ harabelerinin gözleminden
çıkarttıkları derslerle, özgün ve çeşitli çözümlere yöneldiler. Hümanizma’nın
beşiği olan Floransa da, XV. yy’ın ilk on yıllarından başlayarak Roma
sanatından alınan ilkelerin ve motiflerin kullanılması sayesinde
akılcılığa ve biçimlerin düzenlenmesine yönelişle, özellikle mimaride
ve heykelde Antikçağ’ın katkısı kendini göstermeye başlar. Mimar
Filippo Brunelleschi ’nin arayışları ve heykelci Donatello ’nun sanat
üstünlüğü, bu yeni eğilimlerin örneklerini oluşturur. İtalya’nın
kuzeyinde ve özellikle de Padova, Mantova ve Verona gibi canlı
merkezlerde Antikçağ’ın sanat çevreleri üstünde yarattığı etki,
çoğunlukla arkeolojiyle bağlantılıdır. Alçak kabartmalar, lahitler ve
madalyalar, ressamların, içinden kompozisyonlarında kullanacakları
motifleri çıkardıkları zengin bir repertuar sunarlar. Andrea Mantegna
’nın eserleri, Antikçağ’ın söz dağarcığının bu biçimde yeniden
kullanılmasının en iyi örneklerinden birini oluşturur. Kuramcı sanatçılar Hümanist
Leon Battista Alberti ’nin 1435’te yayımlanan resim üstüne
incelemesinde kanıtladığı gibi, tarih kadar geometri ve matematik
bilgisi de Kuatroçento sanatçısı için, yaratıcılıkta vazgeçilmez
temeller oluşturan Ressamları eğitmeyi amaçlayan ve modern resmin temel
metni olarak kabul edilen bu kitapta Alberti, sanatçının bilimsel
alanda edinmek zorunda olduğu bilgileri anlatmakta ve geometrik
perspektifin kurallarını saptamaktadır. Burada
söz konusu olan, Cennino Cennini’nin XIV yy’ın sonunda yazdığı “Resim
Üstüne İnceleme” (Trattato della Pittura) gibi bir öğüt ve “atölye
tarifleri” kitabı değil, resmi ilk kez liberal sanatlar (özgür bir
adama yakışan sanatlar) arasına yerleştiren didaktik bir eserdir. Şairlerin,
astrolog, matematikçi ve tarihçilerin dostu olan sanatçı, artık
yalnızca bir siparişi yerine getiren hüner sahibi bir adam değil, aynı
zamanda kendisi de zaman zaman kuramcı olan bir kişidir.  Kuatroçento’nun
simgesel adı Piero della Francesca “Resimde Perspektif’ Üzerine” (De
perspectiva pingendi) ve “Beş Asal Kural Üzerine Söylem” (Libellus de
quinque corporibus regularis) adlı kitapları ile yazar-ressam konumunun
çok iyi bir örneğini oluşturmaktadır. İlk kitap, resme uygulanan
perspektif üzerine kaleme alınmıştır. Sanatçının son yıllarında yazdığı
ikinci kitap ise, biçim sorununu felsefe açısından ele almaktadır, aynı
zamanda ressam, heykeltıraş ve mimar olan ve Piero della Francesca’nın
Sienalı çağdaşı ve onun gibi Urbin saray çevresinde çalışmış bulunan
Francesco di Giorgio Martini (1439-1501), mimarlıkla ilgili bir kitabın
da yazarıdır. Bu yetkin, birçok bilim kolunda ustalaşmış ve tüm ifade
biçimlerine ilgi duyan sanatçılar, Leonardo da Vinci ve Michelangelo
gibi önde gelen sanatçıların öncüleridir. Quatrocento’nun
başlarında su yüzüne çıkan devrim, bir çizgiden doğmuş olması ve yeni
üslubun bir anda inanılmaz bir otorite ve yaygınlıkla kendini kabul
ettirmesi açısından son derece dikkat çekiciydi: bu dönemde verilmiş
eserlerle ilgili olarak, ancak bir sonraki yüzyılda aşılabilecek bir
birinci klasikçilikten bile söz edilebilirdi: mimaride, Filippo
Brunelleschi çok büyük iki kilise inşa etti: Medici ailesinin kilisesi
olan San Lorenzo ve doğrudan doğruya Eski Roma’nın büyük bazilikalarını
uyarladığı Santo Spirito: Alberti’nin dışında XV. yy’da, bu kadar
önemli bir başka sanatçıya rastlanmaz. Donatello’nun
ilk heykelleri de aynı güçlülük izlenimini verir: bunlar,
Orsammichele’nin cephesindeki büyük Aziz Georgius heykeli (1416) ve
katedralin çan kulesi için hazırlanmış kahin figürleridir (Yeremya,
Habakuk); bu figürlerdeki olağanüstü anlatım gücü ve oranlardaki
genişlikle, gotik heykelden kesin bir kopuşu işaret eder. Lorenzo
Ghiberti’nin ilk eserleri, birçok açıdan geleneğe hâlâ bağlıdır, ama
sanatçı, Vaftizhane’deki Cennet Kapısı »nın alçak kabartmalarında,
kompozisyon ve hikâyenin gerçek anlamını canlandırmayı başarmıştır. Masaccio
ise, Santa Maria del Carmine’deki Brancacci Capellası’nın fresklerinde,
son dönem gotik resminin gözalıcılığından ve yumuşaklığından koparak,
figürlerine eşsiz bir ağırlık ve görkem kazandırmıştır. Rönesans’ın
ana temelleri böylece atılmış olur. Brunelleschi bugün kayıp olan iki
panosunda, çizgi perspektifini, yani bütün dikey hatların tablo düzlemi
üzerindeki tek bir kaçış noktasına yöneldiğini ve uzaklaştıkça da
mesafelerin azaltılabildiğini keşfetti; bu araştırmalar Masaccio
tarafından yeniden ele alındı ve Santa Maria Novella’daki Teslis (ykl.
1427) tablosundaki mimari öğelerin yansıtılmasında kullanıldı.
Donatello gibi Masaccio da, figürlerinin elbise kıvrımlarında Antikçağ
heykellerinden etkilendi; hacmi vurgulamak, girinti ve çıkıntı duygusu
yaratmak için ışıktan yararlandı: bu ustalık, fresk büyük bir plastik
güç veriyordu. Mimari alanında, Antikçağ
düzenlerinin birleşimi anıtsal ve tutarlı bir görünüm elde edilmesine
imkan sağlıyordu. San Lorenzo ye Santo Spirito kiliselerinin sahanları
Korint düzeninde büyük kolonlarla ayrılmıştı ve Brunelleschi, bütün
yapılarında, modüllere dayanan bir orantılama sistemi uyguluyordu.T.L. Birinci Rönesans’ın gelişmesi. Brunelleschi’nin
kendisinden sonra gelenleri derinden etkileyecektir. Michelozzo, Cosimo
de Medici’nin özel mimarı olur. San Marco (1440) Manastırı’nın
kütüphanesinde, Brunelleschi’nin yaptığı bazilikadaki sütunların
diziliş biçimini aynen alır ve sütun başlıklarında Antikçağ’dan beri
ilk defa ton düzenini kullanır; Medici Sarayı’nın inşasıyla
görevlendirilir ve bu yapı, bütün yüzyıl boyunca Floransa saraylarına
model oluşturur. Ne var ki, Leon
Battista Alberti çok daha özgündür: Santa Maria Novella’nın
(1458-1470), cephesini bir Antikçağ tapınağına benzetmeyi ve Rönesans
dönemi mimarlarının büyük bir çoğunluğu tarafından sürdürülecek olan
temalarla ilgili düşüncelere bir hareket noktası oluşturmayı başarır. Resimde
ve heykelde, Masaccio ve Donatello’daki ağırbaşlı büyüklüğün yerini
daha cana yakın bir üslup alacaktır: Fra Angelico, dupduru tatlı yüzlü
kişilerini klasik mimarlık anıtlarının ve parlak bir ışığın içine
getirip yerleştirir. Aynı parlaklığa, kullandığı renklere ve ışığa
büyük bir saydamlık kazandırmak için yağlı- boya kullanan Domenico
Veneziano’da da (öl. 1461) rastlanır. Bu iki ressam, çok kanatlı
tabloları terk ederek her kompozisyonun tek bir pano üzerine
uygulandığı “pais”yı benimsemekle, önemli bir rol üstlenmişlerdir. Filippo
Lippi (1406-1469) Masaccio’dan etkilenmiştir, ama onun genç kadın ve
çocuk figürlerinde ustasında rastlanmayan bir incelik görülür. Paolo
Uccello perspektifin açtığı ufukları incelerken, yalnız Andrea del
Castagno (ykl. 1420-1457) Masaccio’nurı yolundan gitmeyi denemiş, ama
figürleri daha katılaşmış ve dışavurumcu bir şiddete bürünmüştür. Heykelci
Luca Della Robbia (1400-1482), Floransa Katedrali’nin cantoria’larından
(ilahi söyleyenlerin bulunduğu tribünler) birini yapmıştır: sonsuz bir
dinginlik içindeki çocuk figürleri, tam karşıda yer alan Donatello’nun
cantoria’sındaki hareketli ve şiddet ifadeli figürlerle taban tabana
zıttır. Della
Robbia daha sonra pişmiş topraktan mavi ve beyaz mineli figür
gruplarında uzmanlaşacak, onu izleyenlerse yayan taklitler ortaya
koymaktan ileri gidemeyeceklerdir. Bernardo
Rossellino (1409-1464) da pek güçlü olmayan yumuşak bir üslup
kullanmış, ama bunun yanında, Santa Croce’deki Leonardo Bruni’nin
mezarıyla bütün yüzyıl boyu taklit edilecek olan anıtmezar tipini
yaratmıştır T.L. Büyük sanat merkezleri İtalyan
uygarlığının parlak çağı Kuatroçento’da, yarımadadaki farklı devletler
içinde gerçek anlamda sanat merkezleri ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda
vali ve komutan olan, zafer ve gösterişe düşkün aydın prensler,
(podestalar ve condottieriler) çevrelerine edebiyatçılar ve sanatçıları
topluyorlardı. Bunlar güçlerinin, sanat koruyuculukları ile dile
getirileceğinin bilincinde idiler. Böylece, heykeltıraşlar, mimarlar ve
ressamlar, büyük din tarikatlarının (Fransiskenler ve Dominikenler
gibi) ve hayır derneklerinin siparişlerine koşut olarak, yanlarında
çalıştıkları prenslerin adını duyurmak için de eserler vermekte idiler. Sanatçılar
çoğu kez birbirinin akrabası olan ama birbirleriyle yarışmayı da
sürdürerek rekabeti körükleyen ve ortamı canlandıran karşılaşmaları
sağlayan prenslerin çekiciliğiyle Floransa’dan Ferrara’ya, Mantova’dan
Rimini’ye, Verona’dan Urbino’ya, bir saraydan bir başkasına
geçiyorlardı.
|