|
|
 |
 |
Okunma |
|
1004 |
Maniyerizm Batı’da
sanat yazılarında «maniyerizm» sözcüğü l792’ye kadar yer almıyordu; ilk
olarak bu tarihte. Luigi Lanzi’nin yazmış olduğu ( “Resmin Tarihi”
Storia pittorica d’Italia) başlıklı kitapta kullanıldı. Lanzi’ye göre,
İtalya’da Roma’nın yağmalandığı tarih olan 1527’den Carracci ailesinin
1580 dolaylarında başlattığı klasik yenilenmeye kadar uzanan bu dönem,
çöküşten başka bir şey değildir. Aynı görüş XVI. yy başından Rönesans
ustalarının ideal güzel anlayışı ile ilgili ilkelerden uzaklaşan
ressamları toptan reddeden ilk kuramcılar olan Roland Bellori
tarafından ortaya konduğundan, geçmişi yüzyıldan da önceye dayanır.
1660 dolaylarında, uyum, ideal ile yumuşatılmış bir natüralizm ve
anlatımda berraklıktan oluşan bu sanat ile doğanın değil de ustaların
taklit edilmesine dayalı arayışlar içindeki daha sonraki kuşakların
sapkınlığı arasında bir karşıtlık doğdu (söz konusu arayışlar yapay
nitelikli, üslubun gerekliklerinden uzak olduğu kadar sıradan gerçeğe
benzerlikten de yoksundur). Biraz şematik nitelikte olan bu
antitezin, maniyerizmin gerçek amacını ve özgün üslup özelliklerini
gölgelemesinin sona ermesi için XIX. yy sonlarını beklemek gerekti.
Aşağılayıcı anlamını yitiren sözcük, bundan böyle, ülkelere göre
yaklaşık 1520’den 1580’e veya 1610’a kadar uzanan, ardı arkası kesilmez
politik çatışmalar ve dini bölünmelerin egemen olduğu ama aynı zaman da
saray uygarlığının da gelişme gösterdiği bir dönem boyunca bütün
biçimleriyle Avrupa sanatı için kullanılacaktır. Maniyerizmin
temel özellikleri kuşkusuz, en iyi biçimde ilk olarak ortaya çıkmış
olduğu İtalyan resminde fark edilmiştir. Eskiden bu akıma karşı
çıkanlar, maniyerizm özellikleri taşıyan tablolarda benzetmelerin aşırı
ölçüde kullanımına dikkat çekmiştir; bu durum sonuçta sadece kendi
kendisiyle beslenen bir sanatın belirtisidir. Günümüzde söz konusu
mimetizmin nedenleri yolları çok daha iyi incelenmektedir. 1515
dolaylarında olgunluk dönemlerine ulaşmış olan sanatçılar için —Sistina
şapelinin tavan ve Vatikan’ın freskli odaları tamamlanmak üzereydi—
Michelagelo ve Raffaello, iki büyük örnek oluşturuyordu. Rönesans
ideali bakımından Michelangelo’nun anlatımsal nitelikli sanatı aslında
tehlikeli bir örnek sayılırdı; çünkü yeni araştırmaları kışkırtacak
özellikteydi. Onun insan bedenini işleme saplantısı, anatomiyi özgürce
yorumlaması, güçlü oylumlar yaratan çizgisi, perspektif eksenlerinin
sayısını artırarak dinamikleştirdiği mekan anlayışı, çarpıcı renklere
olan merakı, klasik uyum anlayışı ile hiç uyuşmaz. Maniyerizm
ressam ve mimar Giulio Romano’dan yine ressam ve mimar Pellegrino
Sibaldi’ye kadar geniş bir yelpazede kendini manevi huzurdan kaçma,
biçimlerdeki dengeyi bozma çabasında buldu. Raffaello’nun sanatındaki
incelikse Parmigiano, Primatice ve Bronzino’yla yapaylığın doruk
noktasına ulaştırıldı. Michelangelo ve Raffaelllo’nun yanı sıra
Leonardo da Vinci ve Correggio da genç ressamlara, 1520 dolaylarında
ortak bir dil oluşturan biçimsel ilkeleri figürler repertuvarı sundu;
bu öyle bir dildi ki özgürce alıntılanabiliyor ve şaşırtıcı bir biçimde
yorumlanabiliyordu. Alaycı,
cilveli veya ciddi olabilen maniyerizm, özü gereği gerçekten de bir
oyun gibidir. Kuralların tümüyle ortadan kaldırılmasını değil onların
serbestçe evrilip çevrilemesini önerir. Israrla büyük ustalara
başvurulurken daima bir takım ince sadakatsizlikler de uygulanır.
Hiçbir zaman nedensiz olmayan bu biçimsel artırma olgusu, bir
kapalılık, bir anlaşılmazlık isteğinin belirtisinden başka bir şey
değildir. Maniyerist bir tabloda, anlamın apaçık olması istenmez —oysa
Rönesans sanatının amacı budur—daha karmaşık bir anlamlar yığılması
hedeflenir.İtalya’dan Avrupa’ya Yeni
yeni ortaya çıkmakta olan maniyerizm Roma’da en yararcı kişiliğini
Giulis Romano’da buldu. Raffaello’nun çalışma arkadaşı olan Giulio
Romano, büyük ustanın, yeni bir anlatımcılığın kendini gösterdiği son
çalışmalarına geniş ölçüde katkıda bulundu. Frederico II. Gonzaga’nın
Te sarayının yapımı ve dekorasyonu için kendisini sıkıştırması üzerine
sanatçı 1523’te Mantova’ya yerleşti; bu saray, hükümdarın zevklerini,
erdemlerini ve tutkularını açıklayan ikonografi programının
genişliğiyle olduğu kadar sorunlara getirilen biçimsel çözümlerin
çeşitliliğiyle de maniyerizmin en eksiksiz kanıtlarından biri sayılır. Te
sarayının dekoru, Michelangelo’nun ürkünçlüğü gibi yoğun cinsellik dolu
incelikler sergiler. Ressam Devler Salonu’nda, Olimpos’taki tanrılara
meydan okumaya ret edenlerin düşüşünü ve ölümlerini canlandırmıştır. Hiç
kesintiye uğramadan duvardan ve tavanı kaplayan bu resimde, her yer
kasları aşırı derecede gelişmiş insan bedenleriyle doludur; bu bedenler
dev kayalar altında ve alaycı bir havayla sarayın mimarisine gönderme
yapan enkaz altında kıvranırlar, hatta ezilirler. Maniyerizmin en
belirleyici deneyimleri Toscana’da yaşanır. Floransa’da Andrea del
Sarto’nun çalışmaları bunun ilk örneklerini oluşturur. Yine aynı
ortamda giderek donuk bir gariplik duygusu ve acı veren bir melankoli
havası gelişir; bedenler uzarken uyumları şaşırtıcı bir görünüm
kazanır, yüzler bir endişeyle kararır ve bu özellik daha çok
Pontormo’nun çalışmasına egemen olmuştur; Pontormo, Andrei Sarto’nun en
yetenekli ama kompozisyon ve psikolojik ortamdaki dengenin korunması
açısından onun çalışmalarına en az sadık kalan öğrencisidir. 
Pontormo’da
değişken nüanslı renkler; mekanın düzenlenmesi, kişiler arasındaki
ilişkiler, bedenlerin eklemlerindeki kesinti gibi her şey gerçeklikten
uzaklaşmışa benzer; titrek desen çoğu zama açıkça Dürer’den
esinlenmiştir. Öte yandan Rosso’nun esin dünyasına da, acı veren bir
sıkıntı egemendir. Onun ünlü İsa’nın Çarmıhtan İndirilmesi (1525-1528)
isteyerek kuru bir hava verdiği deseni, gölge-ışık oyunlarıyla daha da
sertleşen kesitli kumaş kıvrımları ve bedenleriyle en derin, en koyu
açıya yaklaşır. Görüldüğü gibi, maniyerizmin, döneminin dini
sorunlarına, hükümdarların uyguladıkları siyasete karşı ilgisiz kalmış
olmasından kuşkulanmamak gerekir. Bununla birlikte karşı çıkışları
gitgide daha sertleşmeleri karşısında Kilise de sanatçıların
çılgınlıklarını kabullenme konusunda daha az hoşgörülü davranma zorunda
kalmıştır. İtalya’nın
kuzeyinde, Correggio’nun yeteneğindeki zerafet Parmigiano’nun akıcı,
bulanık üslubunda daha da keskinleşir. Onun eserlerinde en uç noktasına
ulaştırılmış kadınsı incelik, cinsiyet farkları kadar dini ve dindışı
temaların ciddiliğini de umursamaz gibidir. Venedik’te,
maniyerizmin Tiziano ve Veronese’nin eserlerine olan etkisi sınırlı
kaldı; buna karşılık Tintoretto, akımın en ateşli kolundan,
Michelangelo’nun açtığı yoldan giderek yeni araştırmalara tam anlamıyla
katıldı: mekanda bükülüp kıvrılmalar, abartılı kas yapısı, şiddetli ve
renk etkileri Tintoretto’nun o kendine özgü dramatik coşkusu, en çok da
kutsal kitaplardaki kahramanlıkların işlenmesinde kendini gösterdi. 1530’dan
sonra maniyerizm İtalya sınırlarını geniş ölçüde aştı; İspanya’da El
Greco dini coşkuyu, Prag’a yerleşmiş olan Anvers’li Bartholomeua
Spranger edebe aykırılığı doruk noktasına ulaştırdı. Maniyerizm
Hollanda’da Haarlem ve Utrecht, Fransa’da Lorraine’de ve Nancy’de, 1600
dolaylarında parlak bir son yaşadı. Fransa, Rosso ve Te sarayının
şantiyesinde yetişmiş olan Primaticcio gibi büyük İtalyan
sanatçılarının varlığıyla dikkat çekti. Fontainebleau okulu bu
sanatçıların sarayda fresk ve yalancı mermeri bir arada kullanarak
oluşturdukları dekorlarla hayat buldu. Böylece parlak bir geleceği olan
bir süsleme diliyle zarif bir anatomi kurallar bütünü doğdu ve Fransız
sanatı tarafından kısa sürede benimsenip özümsendi. Heykel ve mimari Ender
rastlanan istisnalar dışında maniyerizmin heykel anlayışında, heykel,
içinde yer aldığı dekordan (çeşme, niş, bahçe, vb) ayrılamaz veya tam
olarak onun bir parçasıdır (yalancı mermerler, alçak kabartmalar, vb).
Bu farklı alanlarda, Floransa özellikle ün kazandı. Michelangelo’nun
mirasçıları her ne kadar hacimlerdeki anlamlı karşıtlıktan
yararlanırlarsa da onun dinamik mekan duygusuna sahip değildirler.
Bartolomeo Ammanati’nin eserleri de, Benvenuto Paris’te kaldığı dönemde
Primatice’yle yakınlığı sayesinde kurallarını genişleten Centile’nin
titizlikle işlenmiş incelikleriyle karşılaştırıldığında kalıplaşmanın
tuzağına düşmüş gibidir. Bu alanda en çok üne kavuşan sanatçı
Roma’da yetişmiş bir Flaman olan Jean de Bologne, kararsız durumlarda
yakalanmış, uzun gövdeli figürler kadar çizgilerdeki karşıtlık ve
eğilip bükülme oyunlarıyla hareketlilik kazandırılmış gruplar halindeki
güçlü kuvvetli bedenler yaratmakta da çok usta bir sanatçıydı. Mekana
alabildiğine ve aniden sahip olma tekniğiyse barok sanatın o çılgınca
atılganlığını hazırladı. Çok etkili bir usta olan Jean de Bologne pek
az sanatçı gibi, XVI. yy sonunda maniyerizmin Avrupa’da yayılmasına
katkıda bulundu; Almanya’da (Hubert Gerhard), Prag’da da Adnan De Vries
II. Rudolf’un sarayında eserler verdiler. I. François’nın
hükümdarlığı döneminde çok sayıda İtalyan sanatçının Fransa’ya
gitmesiyle o sıralar heykel sanatının Gotik geleneklerle olan bağları
koptu. Jean Goujon, Il Rosso ve Parmigiano’nun etkisiyle akıcı bir
mekana uçucu kumaşlara sarınmış zarif figürler yerleştirdi. Germain
Pilon’un üslubu biraz daha farklıdır; daha kesin olmakla birlikte, bu
üslup şıklıktan yoksun değildi.  Mimarlık
alanında, l520’ye doğru Michelangelo ve Giulio Romano’nun
çalışmalarıyla maniyerizmin en zengin deneyimleri gerçekleştirilmiş
oldu. Michelangelo, Laurenzo Kütüphanesi’ndeki çalışmasıyla Alberti’den
miras kalan mimari kompozisyonu parçalamış oldu. Sistina şapelinin
ressamı, düzen, orantı, dingin denge, yapısal açıklık gibi kavramları
çürütüp süslemeler ve gerçek veya yapay gerilimler arasındaki
ilişkileri kullanarak heykeller gibi asabi, canlı bir mimari biçimi
yarattı. Bu için için kaynayan şiddet Te sarayının da belirgin
niteliğini oluşturur; Giulio Romano’ysa sarayın yapımında kabartma
çıkıntıları ve sütunlara oturmuş bir yumuşaklık kazandırdı, ham,
işlenmemiş taş ile kaygan, dümdüz duvar örgüsü arasındaki karşıtlıkları
çoğalttı. Her ne kadar yapılar sakinleşmiş de olsa dekorasyon dili
1550’den sonra özellikle Kuzey Avrupa’da görülmemiş bir buluş
zenginliği ve bir renk cümbüşüyle göz kamaştıracaktır.
|