|
|
 |
 |
Okunma |
|
3229 |

Anadolu’da Eski Taş Çağı (M.Ö. 600.000-10.000) İnsanın
düşünen hayvan olarak yavaş yavaş gelişmeye başladığı bu ilk uygarlık
çağı Buzul Devri’ne rastlar ve onun dört bölümü ile orantılı olarak
dört devreye ayrılır. Yarım milyon yılı aşan bu uzun süreç boyunca
insan, henüz üretime geçmemiş olup, doğada buldukları ile geçinir.
Erkek, hayvan avlayarak, kadın da bitki, böğürtlengiller ile küçük
hayvanlar toplayarak geçimi sağlar. İnsanın medeniyet yolundaki ilk
aşaması ateşin keşfedilmesidir. Bu büyük keşfin Eski Taş Devri’nin daha
ilk evrelerinde, insanın alet kullanmaya başladığı zaman yapılmış
olması gerektir. Alet olarak taştan tek ya da iki taraflı el baltası,
uzun yaprak biçiminde bıçaklarla çalışıyorlardı. Eski Taş Devri
sonlarına doğru, kemikten iğneler, mızrak uçları da kullanılmıştır.
Üçüncü Buzul Devri’nde, insanın uygarlık yolunda en büyük aşaması, iki
çakmak taşının birbiriyle sürtülmesinden meydana gelen ateşin keşfidir.
Üçüncü ve dördüncü buzul devrinde, taştan, fildişinden heykelcikler ve
mağaralarda da çok başarılı duvar resimleri yapılmıştır. Buzul çağında
bazı bölgelerde, mezarlarda ölünün yanında bulunan yiyeceklerden de,
hayatın ölümden sonra devam ettiğine inanıldığı anlaşılmaktadır.
Antalya çevresindeki Karain, Beldibi ve Belbaşı mağaraları, Eski Taş
Devri’nin sonlarında kullanılmışlardı. Anadolu’da Orta Taş Çağı (M.Ö. 10.000-8.000) Taştan
aletler bu devirde daha çeşitli ve daha kullanışlı şekiller gösterir.
Köpek ilk evcil hayvan olarak görülür. Devrin sonuna doğru gıda
birikimine başlanmaktadır. Anadolu’da Yeni Taş Çağı (M.Ö. 8.000-5.500) Yukarıda
söylediğimiz gibi insanoğlu iki ayak üzerinde dolaşmaya başladığı,
aşağı yukarı bugünkü fiziksel yeteneklerine ulaştığı halde uygar
denebilecek duruma ancak on bin yıl ön ce (M.Ö. 8.000 sıralarında),
yerleşik olduktan sonra erişmiştir. Dünyanın birçok yerinde bu çağdan
kalma küçük yerleşmeler gün ışığına çıkarılmıştır. Bunlardan en ileri
düzeyde olan beşi Anadolu’daki Çayönü, Çatalhöyük, Hacılar, Norşuntepe ve Köşk Höyük yerleşmeleridir. Halet Çambel, Robert J. Braidwood ve onların ardından Mehmet Özdoğan’ın Wulf Schirmer’le Diyarbakır yöresinde kazdıkları Çayönü
yerleşmesi, C 14 (radyokarbon on dört) sonuçlarına göre M.Ö. 7250-6750
yılları arasına tarihlenmektedir. Yerleşmenin ortasında bir meydan ve
onun çevresinde dikdörtgen anıtsal yapılar ve evler yer almaktadır.
Binaların alt bölümleri taştan, üstleri kerpiçten inşa edilmişti.
Çayönü yerleşmesinde oturanlar Anadolu’nun en eski çiftçileridir.
Buğday yetiştirmesini, onu hasat etmesini ve öğütmesini biliyorlardı.
Bunu, ele geçen aletler kanıtlamaktadır. Tarımın yanısıra
hayvancılıktan da yararlanıyorlardı. Sofralarında koyun ve keçi eti
bulunuyordu. Köpek ilk evcil hayvandı. Kadın heykelciklerı ana
tanrıçaya daha bu dönemde tapıldığına işaret etmektedir James
Mellaart tarafından gün yüzüne çıkarılan Burdur civarındaki I-
yerleşmesi, radyokarbon 14 ölçümlerine göre M.Ö. 7040 sıralarında
meydana gelmişti. Burada yapılan kazılar sonucunda evlerde buğday, arpa
ve mercimek, ayrıca keçi, koyun ve büyük baş hayvan kalıntıları
bulunmuştur. Biricik evcil hayvan olarak daha Orta Taş Devri’nde
ehlileştirilmiş olan köpek görülmektedir. Konya yakınındaki Çatalhöyük yerleşmesinde
ise M.Ö. 6500-5500 yılları arasında bin yıl süreyle, yeryüzünün ilk
parlak uygarlığı böylece gelişmiş, eşsiz güzellikte sanat eserleri
yaratılmıştır. En büyük başarılar arasında evlerin duvarlarını süsleyen
renkli kabartmalarla renkli freskler gelmektedir. Tasvirler arasında
av, dans sahneleri, çeşitli insan ve hayvan resimleri yer almaktadır.
Fresklerden bir tanesi tarihin en eski manzara resmi olup bir
yanardağı, belki de civardaki Hasan Dağı patlama sırasında tasvir
etmektedir. Çoğunlukla dört, beş ev bir grup oluşturuyor ve bunların
arasında bir tapınak odası bulunuyordu. Düşman saldırılarını önlemek
için, sokakları olmayan bu yerleşmenin evlerinin duvarları kerpiçtendi,
kapıları yoktu, herkes evine taşınabilir ağaç merdivenlerle damdan
giriyordu. Duvarların en üst kısmında, çatıya yakın yerlerinde hava ve
ışık için küçük deliklerden ibaret pencereler vardı. Her odada,
kerpiçten yapılmış sedirler bulunuyor, bunların üstüne oturuluyor,
öteberi konuyor, ayrıca yatmak için döşekler serilebiliyordu. Bu kerpiç
sedirlerin içine etleri güneşte kurutulmuş ölüler gömülüyordu, ölülerin
yanına güzel he iyeler bırakılıyordu. Böyle bir mezarda bulunan
obsidyenden yontularak yapılmış ayna, şimdi Ankara Anadolu
Medeniyetleri Müzesi’ndedir. Yukarıda sözü edilen
tapınak odasının duvarlarında ve sedirlerinin kenarlarında boğa başları
ya da boynuzları gömülü bulunuyordu. Böylece bu devirde tarımın
başlaması ile boğalara tapma inancının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.
Yeni Taş Devri’nde olduğu gibi daha sonraki Anadolu için de öküz ve
boğa, yalnız doğa gücünün ve çoğalımın bir sembolü değil, ayrıca
toprağın sürülmesinde gördüğü büyük iş bakımından tarımın da başlıca
etkeniydi. Bununla birlikte Yeni Taş Devri Anadolusu’nda asıl tapılan
varlık, sonraları tarihi devirlerde tanrı ana adını taşıyan, insan için
bereket ve çoğalımın sembolü olan tanrıdır. Hacılar’da ve Çatalhöyük
yapılan kazılarda tanrı ananın yüzlerce heykelciği bulunmuştur . Tanrı
ana, daima çıplak olarak çeşitli şekillerde, yatmış, çömelmiş, uzanmış
durumlarda ve özellikle doğum yapma sırasında tasvir edilmiştir. Tanrı
ananın doğum yapma haliyle çok sık tasvir edilmiş olması, ona,
özellikle insanlığın devamlılığını sağlayan, bereket ve çoğalımın
sembolü olarak tapıldığını anlatmaktadır Çıplak tasvir edilmiş kadın
heykeline Yeni Taş Devri’nde, birçok Akdeniz ve Yakındoğu ülkelerinde
rastlanması, ana tanrıçanın yeryüzünün bu bölgelerinde egemen olduğuna
işaret etmektedir. Anadolu Kültür Tarihi-Ekrem Akurgal-TÜBİTAK Yayınları
|