|
|
 |
 |
Okunma |
|
2209 |
Akıl ilkesiyle, gizemci bir aşkla ve maddenin gözlemlenmesiyle
belirginleşen gotik sanat, ışık etkileri ve bezeme öğeleriyle
oynayarak, roman sanatının dolu yüzeyleri yerine boşlukları getirmiş,
ruhun ve dünyanın aynası olarak hacimlerin göz kamaştırıcı bir oyunu
gibi ortaya çıkmıştır.
Başlangıçta
«gotik» terimi, XV. yy İtalya’sında, Ortaçağ sanatını nitelemek için
barbarla eşanlamlı, küçültücü bir sıfat olarak ortaya çıktı: Germen
istilacıların, güzel diye nitelendirilemeyecek kadar antik
mükemmellikten uzak, cicili bicili bir sanat getirdiği düşünülüyor,
Ortaçağ bir çöküş dönemi, İlkçağ’la Rönesans arasında sanatta açılan
bir parantez olarak algılanıyordu. Oysa Rönesans, özellikle mimarlık
alanında Ortaçağ tekniklerini tümüyle silip atmadı. Örneğin Paris’teki
Saint Eustache Kilisesi’nde yenilenen dekor, Ortaçağ yapım anlayışının
sınırları içindeydi.
XIX. yy’da gotik sanat kavramı,
dönemin yalnız son bölümü için (XII. yy ortası-XVI. yy başı)
kullanılmaya başladı ve esas olarak mimarlığın kimi karakterlerine
dayanan ve romantik harekete bağlı bir zevk değişikliğinin sonucu olan
yeni bir tanıma kavuştu.
XII. yy’daki değişimler
Gotik
sanat, sürüp giden Ortaçağ sanatını bir kesintiye uğratmamış, daha çok
önceki arayışların ulaştığı bir sonuç olmuştur. Özellikle Arap
uygarlığı aracılığıyla yeniden keşfedilen Aristoteles felsefesine
dayalı yeni düşünce biçimlerine bağlı olarak, dönüşüm halindeki bir
toplumda gelişmiştir. Gerçekten de XII. yy’a kadar Ortaçağ düşüncesi
Platon öğretisiyle beslenmişti. Buna göre, algılanan dünya, tek gerçek
ve dolayısıyla dikkate alınmaya değer tek şey olan ilahi dünyanın
yanıltıcı bir yansımasından başka bir şey değildi. Taban tabana zıt bir
yaklaşımla, doğanın özenle gözlemlenmesini ve analizini öngören
Aristoteles’in yapıtı, figürlü sanatlarda gerçekçiliğin giderek
gelişmesinin temelini oluşturur.

Üniversitelerin
kurulmasıyla keşişler, gelişen ve çeşitlenen bir eğitimin tekelini
yavaş yavaş ellerinden kaçırmışlardır. Hiçbir tarikata bağlı olmayan
rahiplerin ve laiklerin sanattaki rolü, hızlı bir biçimde gelişen
kentlerde artmış ve manastırdan çok, kolektif bir yapıt olarak
katedral, yenileşmenin odağı olmuştur. Değişim o sıralarda iyice
güçlenmiş olan Capet Hanedanı’nın temsil ettiği Fransa krallığının
merkezi olan Ile-de-France’ta ortaya çıkmıştır.
Kaynak
|