|
|
 |
 |
Okunma |
|
527 |
Kaynaklar ve teknik yenilikleri
Gotik üslubun başlıca öğesi olan yeni mimari estetik, başlangıçta roman
mimari deneyiminin vardığı son durak olarak ortaya çıktı. Yapıların
genel strüktürü, bunun bir sonucuydu. «Uyumlu» diye anılan iki kuleli
cephe, norman sanatının bir mirasıydı ve ışınsal şapelli deambulatoryum
ise büyük Roma kiliselerinden alınmıştı. Ayrıca, bellibaşlı iki teknik
de Roman sanatının buluşudur: kırık kemerin teknik üstünlüğü daha XI.
yy sonunda Paris’teki Cluny Manastır Kilisesi’nde fark edilmiş, sivri
kemer Lombardiya’da (Milano’da San Ambrogio), İngiltere’de (Durham
Katedrali) ve Normandiya’da (Lessay Manas Kilisesi) denenmişti. Kırık
kemerin tek işlevi, duvarların yüküyle o çıkan itme kuvvetlerini
aşağıya doğru kolayca aktarmak ve böylece kemerlerin ezilmesini
önlemekten, sivri kemerli tonoz, çapraz tonozun ayrıntıları boyunca
sabit bir taş kalıp kurarak itme kuvvetlerini taşıyıcılara yöneltiyor,
böylece taşıyıcılar arasındaki duvarları azaltma, hatta ortadan
kaldırma imkânını,veriyordu.
XIII. yy’da girişilen başarılı uygulamalar
Hâlâ çok büyük ölçüde roman estetiğinden esinlenen bu ilk uygulamaları,
XIII. yy’da, önceki yüzyılda denenmiş formülleri kullanan ve geliştiren
yeni yapılar izlemiştir. Geleneksel sınıflandırmaya göre mızraklı ve
ışınlı gotik adlarıyla anılan iki aşama söz konusudur. Yalnızca
pencerelerin biçim ve düzenine dayanan bu terminoloji, günümüzde çok
sınırlayıcı bulunduğundan beğenilmemekte, ancak «ışınlı» terimi XIII.yy
ve X1V yy’da gerçekleştirilmiş yapıtları nitelendirmede yine de
kullanılmaktadır. Bu dönem boyunca, teknik bilgiyi ellerinde tutan
mimarlar artık ustabaşı düzeyinin üstünde bir yerdedir. Bu mimarlardan
bazıları unutulmamıştır: Reims’te Jean d’Orbais, Amiens’da Robert de
Luzarches, Paris Notre-Dame Katedrali’nin çaprazsahnını gerçekleştiren
Jean de Chelles, Saint-Denis Manastır Kilisesi’ni kısmen yeniden inşa
eden Pierre ve Fudes de Montreuil, Parşömen üzerine çizilmiş, birkaç
nadir desen, örneğin Villard de Honnecourt’un kroki defteri ve
Strasbourg Katedrali’nin cephe görünüşleri günümüze ulaşmıştır.
Işıklı gotik
Altın çağ gotiğinin sürekliliği içinde ışınlı üslup özellikle camlı
yüzeylerin dikkate değer bir biçimde artmasıyla ayırt edilir.
Paris’teki Sainte-Chapelle’in tek sahınlı üst şapeli, bunun ilk anlamlı
örneğidir (1243-1248). Büyük yapılarda yan sahınların alışılagelmiş
sundurma çatılar yerine piramitlerle veya düz çatılarla örtülmesi,
doğal ışık alan triforyumların yapılmasını sağlamıştır. Amiens ve
Beauvais katedralleri koroyerinde bu sistemin benimsenmiş olması,
kuşkusuz bunların geç bir tarihte tamamlanmış olmasından
kaynaklanmaktadır. İle-de-France’ta en karakteristik örnek, koroyeri,
çaprazsahnı ve ana sahnı 1231-1265 arasında yeniden inşa edilen
Saint-Denis Kilisesi’dir.
XIII. yy’ın ikinci yarısında v XIV. yy boyunca çeşitli yapılar, daha
statik bir biçimde de olsa bu modele göre yapılmıştır: Troyes’da ki
Saint-Urbain Kilisesi (yapımına 1262’de başlanmıştır), Evreux
Katedrali’nin koroyeri (1260-1310), Rouen’daki Saint-Ouen Manastır
Kilisesi (1318-1339). Koroyerleri, Saint-Sulpice Kilisesi’nde
(Essonne’da Saint-Sulpice-de-Favi olduğu gibi tam anlamıyla cam
kafeslere dönüşmüştür. Bununla birlikte, mimari etkinliğin en önemli
bölümü, daha önce başlanmış yapıların tamamlanmasına ayrılmış gibidir
(Auxerre, Troyes ve Tours katedralleri).
Mimari bezeme ve değerli sanatlar
Sanat bu alanda öylesine büyük bir gelişme göstermiştir ki, bunu
basitçe tanımlamak güçtür. Kimi eski gelenekler sürdürülmüşse de,
dünyanın yeni bir gözle kavranması giderek gerçekçilik arayışına
özendirmiştir. Bir yandan çok sayıda nitelikli eser üretilirken, bir
yandan da tümüyle sanayiye dayanan bir üretim doğmaktadır. Hem yapımcı,
hem müşteri olarak laiklerin payı hızla önem kazanmaktadır.
Kilise ve bezemesi
XII. yy’ın sonundan itibaren karmaşık ikonografik programlar yeni
inşaatlarda yer almaya başlamıştır. Artık yalnızca ilahi kelâmı
aktarmak ve ahlaki bir söylem temelinde insanlara cehennemle cennet
arasında bir seçim önermek söz konusu değildir. Artık insanlık da
yapıyla bütünleşmekte, katedral dünyanın aynası durumuna gelmektedir.
Önceki dönemin büyük temaları ki hâlâ mevcuttur ve Son Yargı genellikle
ana taçkapınm kemer tablasında yer almaktadır. Hz. Meıyem de, insanla
Tanrı arasındaki ayrıcalıklı bir aracı gibi, İsa’yla birlikte
çoğunlukla cephede görülmektedir. İç mekân bezemesi artık yalnızca
İnciller ve Eski Ahit’le sınırlı değildir:
Hıristiyanlığın
kurucusu olan azizler büyük bir yer tutmakta ve XIII. yy’dan itibaren
kimi insani etkinlikler gösterilmekte, özellikle de meslekler
(kumaşçılar, kasaplar) canlandırılmaktadır. Bunlar elbette loncaların
bağışlarıdır ama böylesi imgelerin kilise içinde kabul görmesi,
insanın, yani gerçek dünyanın, ilahi dünyanın bir parçası olduğunu
kanıtlamak ister gibidir. Nihayet, Eski Ahit krallarının tasviri
yoluyla krallık da kilisede var olmaktadır.
Roman sanatı
dönemin en önemli ifadesi olan duvar resminin rolü duvarlar gitgide
ortadan kalktığı için azalmaktadır. Ortaçağ sonuna kadar daha mütevazı
yapılarda kullanılan duvar resmi, yalnız Güney Avrupa’da, özellikle de
İtalya’da önemli bir sanat olarak varlığını sürdürmüştür. Ne var ki,
Cimabue veya Giotto’yu gotik ressamlar olarak ele almak güçtür ve
özellikle Venedik yoluyla gelen Bizans katkıları, bu üretimi ayrı bir
grupta değerlendirmeye zorlamaktadır. Fransa’da XV. yy’a kadar
Provence’ta ve Languedoc’ta nitelikli yapıtlar gerçekleştirilmiştir ve
Albi’deki Seti Yargı buna iyi bir örnektir.
Kuzey
Avrupa’da vitray, resmin yerini almaya başlamıştır. Önceden boyanmış
renkli camlarla oluşturulan vitray, parlak resimler yaratmak için doğal
ışıktan yararlanmakta, böylece tapınağa, işlevine uygun bir loşluk
vermektedir. Chartres Katedrali’ndeki renkler, koyu mavilerle parlak
kırmızıları, canlı yeşilleri ve altın sarılarını kontrast içinde bir
araya getirmekle haklı bir ün kazanmıştır.

Erken Ortaçağ’dan beri bilinen bu teknik, ilk gotik deneyimlerle
bağlantılı olarak, gerçek anlamda XII. yy’da gelişmiştir. Poitiers’de,
Mans’da ve özellikle Chartres’da, hâlâ romanesk üslubun izlerini
taşıyan güzel örnekler günümüze ulaşmıştır. Chartres’ın batı
cephesindeki pencereler ve deambulatoryum vitraylarına daha ileri bir
tarihte eklenen Hz. Meryem figürü anılmalıdır.
Ama
kiliseler XIII. yy’da kapı ve pencelerin büyütülmesiyle gerçek anlamda
cam kafeslere dönüşmüştür. Paris Sainte-Chapelle’de vitraylar, zeminden
tonoza kadar neredeyse tüm cephe kaplamaktadır. Katedrallerde alt kat
pencereleri genellikle (Chıstres ve Bourges’un deambulatoryumlarında
olduğu gibi) madalyati lar içine yerleştirilmiş öykülü küçük
sahnelerden oluşurken, büyük figürler sahnın ve koroyerinin üst
pencerelerinde yer alır. XIII. yy’u sonundan itibaren vitraylarda büyük
klşüiklere yer vermek kura haline gelmiştir (Troyes’da Saint-Urbain,
Rouen’da Saint-Ouen)
XV. yy sonunda bu gelenek, renkli
camlara aynı önemin verildiği 1 Metz Katedrali’nin koroyerinde ve
çaprazsahnında hâlâ sürmekdin Başka yerlerdeyse yeni bir tekniğin
geliştiği gözlenir: camlar da ha büyümüş, renkler daha açıklaşmış ve
asıl desen grizay ola gerçekleştirilmiştir. XVI. yy’da boyalı camın
gelişmesiyle nitelikli vitraylar da ortadan kalkacaktır.
Tıpkı
vitray gibi heykel de roman sanatı dönem üslubunun ürünüdür. XII. yy’da
heykel hill mimarlığın ayrılmaz bir parçasıdır. Saint-Denis, Chartres
ve Bourges katedrallerinin heykel sütunları
Heykel
Heykellerin
bağımsızlığını kazanması XIII. yy’da olmuş, 12l0’ı doğru Chartres’ın
kuzey ve güney taçkapılarında, ardından Amiens’de ve Reims’ın
cephesinde klasik bir üslup gelişmiştir. Reims Katedrali belki de,
birbirini izleyen üç üslup açısından en olgunlaşmış sanatı temsil
etmektedir: birincisi, belirgin bir biçimde antik, karakter taşıyan
Ziyaret sahnesinde anlatımım bulurken, ciddi üslup diye anılan ikincisi
Amiens klasikçiciğini taklit etmekte, Paıisı heykel sanatına büyük
etkisi olacak üçüncü üslup da biçimlerin yumuşaması ve yüzlerdeki
mütebessim ifadesiyle ayırt edilmektedir (Gülümseyen Melek). Fransız
geleneğindeki heykel mimarlıkla birlikte, özellikle Bamberg (Katedralin
Adem taçkapısında Süvari heykeli, l235’e doğru) ve Naumburg başta olmak
üzere (batı jübesi, l225’e doğru); Bourgogne’da gotik heykel,
Dijon’daki Champmnıl Manastırı’nda, Flaman usta Claus Sluter’in yapıtı
olan Musa Kuyusu’ndaki büyük peygamber heykelleriyle (1395-1404) en
parlak dönemini yaşan Fransa’da Ortaçağ sonunda okulların sayısı
artmıştır ve bunlardan en önemlilerinden biri Troyes okuludur. İtalya
bu akımın dışında kalmış gibidir ve Nicola ve Giovanni Pisano gibi
sanatçıların antik sanattan derin izler taşıyan yapıtları daha çok
Rönesans’ın habercisidir. Büyük yapıtların yanında, halk inanışlarına
bağlı olarak küçük heykellerin de çoğaldığı görülmektedir. Bunlar
halkın gözünde Tanrı’nın aracıları sayılan ve dertlere deva oldukları
düşünülen çeşidi azizlere aittir.
Duvar Halıcılığı
Gerçek
anlamda XIV. ve XV. yy’larda gelişen duvar halıcılığı, ürünlerin çoğu
harap olduğundan daha az tanınmaktadır. Taşınabilir bir dekor olan
duvar halısı, kimi şenliklerde kullanılmıştır. Bu-türün korunmuş en
güzel örneği, kuşkusuz, Angems Katedrali için XIV. yy’da
gerçekleştirilmiş olan Kıyamet konulu duvar halısıdır.
Sehpa
resimleri, yani tablolar ve sunakarkalıkları, XV. yy’da büyük bir önem
kazanmıştır. Ne var ki, «primitif» ressamların çoğu çok geçmeden
İtalyan Rönesansı’nın etkisine girdiğinden, kimi hatlar gotik kalmışsa
da, eserlerin çoğu gerçek anlamda dönemine, yani Ortaçağ’a ait
değildir. Flander Ren bölgeleri, Bourgogne düklüğü ve Ile-de-France en
canlı üretim merkezleridir.
Değerli sanatlar
Tezhipli dinsel elyazmaları en önemli yeri tutmaktadır ama bunlar
gitgide laik ressamlara sipariş edilir olmuştur. Merkezlerin sayısı
artmış, ahlak dersi veren İnciller gibi, Eski ve Yeni Ahitlerin birbi
öyle uzlaşan bölümlerini ele alan yeni eser türleri ortaya çıkmıştır.
XIII. yy ortasında Paris okulu, Sainte-Chapelle için «Aziz Louis
Mezamirler Kitabı» (1253-1270) gibi önemli eserler gerçekleştirmiştin
Ancak, XIV yy’dan başlayarak kişisel kullanım için dua saatleri ki ıabı
gibi özel siparişler çoğalmıştır.
Aynı
zamanda, fildişi heykel ve kuyumculuk yapıtları gibi önemli bir üretim
daha dikkati çekmektedir. Kimi zaman çokkanatlı olarak düzenlenmiş çok
sayıda Fildişi levha gerçekleştirilmiş, Sainte-Chapelle’deki Çocuklu
Meryem (1 doğru) gibi heykelcikler üretilmiştir.
Kuyumculuk,
özellikle de minecilik ürünleri daha da çok sayı dadır. XII. yy
sonunda, sanatçı Nicolas de Verdun çevresinde Me use okulu ince bir
sanat geliştirmiştin Avusturya’daki Klostemeuburg’un ünlü sunakarkalığı
bu sanatçının yapıtıdır. XIII. yy’da bölge, tüm Germen
İmparatorluğu’nda bulunan büyük rölikerleriyle ün kazanacaktır.
Avrupa’da korunan çok sayıda nesne, Limoges mine sanatının önemi
üretimine ve bunun tüm Ortaçağ boyunca gösterdiği başarıya tanıklık etmektedir.
Kaynak
|