|
|
 |
 |
Okunma |
|
2540 |
Fransa’da XII.yy.ın
ortasında sanatta yaratıcılık işlevi manastırlardan katedrallere geçti.
Büyük bir gelişme içindeki kentler zenginleşti: burjuvaların,
zanaatçıların ve tacirlerin ibadet etmek, sivil ve dini toplantılar
yapmak için geniş mekânlara ihtiyaçları vardı. Capet hanedanının gücü
derebeyliğin parçalanmasıyla ortaya çıkmıştı ve kutsal niteliğini,
Tanrı’nın zaferi halinde yansıtacak gösterişli mekâna yönelmişti. Ruhban
sınıfı toprakların gelirinden pay almak amacıyla bu hükümdarlar
çevresinde toplanıyordu.
Özellikle Ile-de-France eyaletinin ovaları Paris’i bir anda
Avrupa’nın başkenti yapan bir refaha kavuştu. Çeşit çeşit ve çok sayıda,
dev boyutlarda ve devrim yaratacak nitelikte yapı, hummalı bir rekabet
içinde birbiri ardından ve birdenbire bu bölge de ortaya çıktı. Bir kent
merkezinde apaçık bir hâkimiyet kuracak ve Hıristiyan inancını
gösterişli bir şekilde ilan edecek olan bu büyük yapıların, yani
katedrallerin çevresinde açılacak kent okullarında yeni bir mantık,
tanrısal gizleri sistemli biçimde soyut araçlara göre yorumlamaya
çalışan skolâstik akılcılık zafere ulaştırılacaktı. Gotik mimarinin
görüntüsündeki mantık, bu düşünme biçiminden çok etkilenmiştir: gotik
mimari, tonozların kilit taşından sütunların temeline kadar, öğelerin
her birinin yerine ve işlevine göre oluşturduğu bütün içindeki
hiyerarşiyle güzelliği kavranabilir kılan aynı üsluba, aynı değerlere ve
çözümlenebilir karmaşıklık ilkelerine bağlıdır. Güçlükle gelişen ve
Roman üslubunun direnmesi yüzünden uzun süre bu üslupla bir arada
yaşayan bu anlayış, XIII. yüzyılın ilk yarısında doruk noktasına
erişmiştir.
Sanatçılar, kiliselerine
kubbe atmayı ve yeni, görkemli bir üslupla heykelleri düzenlemeyi henüz
sonuçlandırmamışlardı ki, yeni bir düşünce, yaptıkları kiliseleri daha
şimdiden kaba ve eskimiş hale sokmuştu bile. Bu yeni düşünce Kuzey
Fransa’da doğan Gotik üsluptu.
Önceleri, bu üslup, tümden teknik bir yenilik sayılabilirdi, ama aslında
bunun çok daha ötesindeydi. Çapraz kaburgalarla kiliselere kubbe atma
yönteminin, Norman mimarlarının düşlediğinden daha tutarlı olarak ve çok
daha geniş sonuçlarla geliştirilebileceği ortaya çıktı. Taşların
yalnızca araları doldurduğu kaburgaları, alttan desteklemeye payeler
yettiğine göre, payeler arasındaki kütlesel duvarların hiç de gereği
kalmıyordu. Tüm yapıyı bütünüyle ayakta tutabilecek, bir tür taş iskele
çıkılabilirdi. Ne var ki, bunun için ince payeler ve dar kaburgalar
gerekiyordu. Geri kalan her şey, yıkılma tehlikesi olmaksızın öylece
bırakılabilirdi. Ağır taş duvarlara gereklik yoktu. Tam tersine, geniş
pencereler açılabilirdi. Mimarların ülküsü, o zaman, biz bugün nasıl
serj yapıyorsak, öyle kilise yapmak oldu. Çelik iskele ya da demir
kirişler bulunmadığı için de, bu iskelelerin taştan yapılması
gerekiyordu; bu çok dikkatli sayısız hesaplar istiyordu. Hesap doğru
çıktığı takdirde. yepyeni bir kilise örneği yapmak olanaklaşıyordu.
Yani, dünyanın o ana dek hiç görmediği taştan ve camdan bir yapı. Gotik
katedrallerini esinleyen ve XII. yüzyılın ikinci yarısında Kuzey
Fransa’da gelişen düşünce işte bu oldu. Doğal olarak, kesişen kaburgalar
ilkesi, devrimci Gotik üslup için tek başına yeterli değildi. Mucizeyi
gerçekleştirmek için daha başka bir sürü teknik yenilikler gerekiyordu.
Örneğin, Roman üslubunun yuvarlak kemerleri, Gotik yapıcıların
amaçlarına uygun değildi; çünkü iki paye arasındaki boşluğu yarım daire
bir kemerle aşma zorunluluğunun olması yüzünden, girişimi sonuçlandırmak
için tek bir yol kalıyordu. Kubbe ise, ne daha aşağı, ne de daha yukarı,
hep aynı yük seklikte kalmak zorundaydı. Daha yukarı varmak için, daha
sivri bir kemer yapmak gerekiyordu. Yani, bu durumda en iyisi, yuvarlak
kemerden vazgeçmek ve iki çember parçasını birbirine yaklaştırmaktı.
İşte, size, duruma göre büyük değişebilme olanağı sağlayan, yapının
gereklerine göre daha açık veya daha sivri olabilen bir kemer, yani
sivri kemer.

Ama bir başka noktanın daha dikkate alınması gerekiyordu. Kubbeyi
oluşturan ağır taşlar, yalnızca aşağıya değil, bir gergin kemer gibi,
yanlara doğru da basınçta bulunurlar. Bu durumda da, sivri kemer,
yuvarlak kemere göre bir gelişmeydi ama, payeler henüz bu dış basınca
dayanacak güçte değildi. Bu nedenle tüm yapının ayakta kalmasını
sağlayacak güçlü kasnaklar gerekiyordu. Yan sahınların tavan örtüsü
sorunu, dışardan destek payeleri konulabileceğine göre, pek güç
sayılmazdı. Peki ya orta sahın için ne yapılmalıydı?
Orta sahına, dışardan, yan sahınların üstünden destek koymak
gerekiyordu. Bu yolla da, Gotik tavan örtüsünün yapısını tamamlayan,
“tırmanan kemerlerin” kullanımı ortaya çıkıyor . Bir Gotik kilise,
taştan bu ince yapılar arasında, çok ince tellerin tuttuğu bir bisiklet
tekeri örneği, havada asılıymış gibi gözükür. Her iki durumda da,
bütünün sağlamlığını bozmaksızın, en az miktarda gereç kullanımını
olanaklı kılan şey, ağırlığın eşit dağıtımıdır. Sanatın Öyküsü, Gombrich
Kaynak
|