|
|
 |
 |
Okunma |
|
2062 |
Üç yüz elli yıl Gotik heykel olarak adlandırılması uygun görülen sanat XII.
yy ortaları ile XVI. yy başları arasındaki bu uzun dönemde gelişmiştir. Bu da
söz konusu tanımın ne kadar hassas olduğunu gösterir. Ancak, mistik düşünceden
ve roman üslubunun kurallarından yavaş yavaş uzaklaşma özellikleriyle bağımsız
bir sanat olarak kabul edilmeyi de hak eden gotik heykel, dini niteliğini korur,
ama İsa ile ilgili sahneleri bırakarak daha çok Meryem’in yüceltilmesine
yönelir. Kutsallık, bu sanata dindışı bir zevkin izlerini de taşımaktadır.
Hareketlerin ve elbiselerin yumuşayan çizgileri günlük yaşamı yansıtmak ister
gibidir. Gerçek ideale, içlemin yoğunluğu sonsuzluk karşısındaki kayıtsızlığa,
gözalıcılık ve ayrıntı merakı gize baskın çıkar. Mimarlığın baskısının giderek
azalmasıyla heykel kurtulur ve kendi kimliğine kavuşur.
Kentlerde çıkar ilişkilerinin gelişmesiyle burjuvaların rolünün arttığı,
karşılıklı ilişkilerin hızlanmasının fikir alışverişine, sanatçıların ve
eserlerin dolaşımına zemin hazırladığı, bilimsel düşüncenin sanatı daha
ansiklopedik hale getirdiği, doğanın bilimsel yaklaşımla tanınmasıyla kengel
veya palmiye yaprağından çok meşeyi, akağacı veya eğreltiotunu dile getirmeye
çok daha elverişli yeni bir süsleme dili yarattığı, yaşama zevkiyle ölüm
acısının yüzlere yansımasına izin verildiği daha kentleşmiş bir toplumda
ikonografi gibi üslupta yepyeni arayışlarla Ile de-France’tan başlayan bu yeni
buluşlar çeşitli ulusların plastik yeteneğiyle daha da zenginleşerek tüm
Avrupa’ya yayılır.T.L.
Saint Bernard, fantastik
hayvanlara karşı savaş açarken Suger’nin yeni bir estetik tanımlamasına
yardım etmiş mi oluyordu? Bu estetikte çizgilerin duruluğu ve
hareketlerin ölçülülüğü, manevi alemin sakin bir tasviriydi. 1140’ta,
Saint-Denis manastırının taçkapılarını süsleyen Kitabı Mukaddes’ten
alınma kral ve kraliçenin sütun heykelleri, uzun ve hareketsiz
gövdelerinin huzur dolu havasıyla roman kargaşasından iyice uzaklaşmış
oluyordu. Bu eser kayıptır, ama aynı formülün tekrarlandığı, uyarlandığı
ve zenginleştirildiği Chartres’ın kral kapısı, ardından da Etampes,
Bourges, Le Mans’ta onun görkemini sürdürme Daha önce Angers’te incecik,
paralel kıvrımlar halinde dökülen har maniler giymiş bu heykeller,
yumuşamıştır; hareketler belirtilmiş ve hacim kazanmıştır.

1170-1185 arasında, yetenekli bir usta
Senlis Katedrali’nin taçkapısında
Saint ve Chartres’daki yaklaşımlara yeni bir biçim verir. Kapı şevinde
yer alan, dökümlü giysilerine daha esnek hareketlerin eşlik ettiği
heykeller, ne yazık ki çok yıpranmıştır.
http://kathedralenwelt.de/senlis/senlis03.html
Heykelde ikonografi de yenilenmiştir. Meryem’in ölüm döşeğinin
çevresinde çocuksu canlılıkla dolu melekler, ruhunu, onu onurlandıran
İsa’ya götürmek için koşuşturmaktadır. Meryem kültünün artan coşkusu, bu
motif görülmemiş bir gelişme kazandıracaktır. Sütun-heykellerin
kaidelerine, takvim sahneleri işlenmiştir. Mistik duygulardan insan
emeğine kadar bütün varlıklara yayılan bir yaşam titreşimi sezilir.
Laon Katedrali’nde tek bir
bakışla kurtuluşun bütün hikâyesi kucaklanmak istenir. Antik plastik
anlayışı çok iyi bilen Laon heykelcilerinin sanatı, simgesel bir dille
Eski ve Yeni Ahit, tanrısalla insani arasında bir bağlantı kuran, o
dönemdeki tiplemeler üzerine kurulmuş sağlam bir söyleme hakim olmada
bir dönüm noktasıdır.

1194’teki yangından sonra Chartres Katedrali, gotik
estetik anlayışın yeni kurallarına göre inşa edilir. Görkemli
taçkapıların kesişme yerlerindeki ikonografi genişler; sütun-heykeller
katılıklarını kaybeder; insanlık dramından kaygılı ahnlann işlendiği
gururlu başlar döner, eğilir, bireyselleşir. İnsanın güzelliği, güney
taçkapisının aynasındaki Isa’da görüldüğü gibi, her yerde yüceltilir.

Aynı yücelik, Paris Notre Dame Katedrali’nde, belki de daha çok, doğa
ve bitkisel süsleme zenginliğiyle kendini gösterir. Amiens
Katedrali’nin, yapımına 1220’de başlanan ve on beş yıldan daha az bir
sürede bitirilen batı cephesi, bu dönemdeki heykel grupları içinde en
bütünlük gösterenidir. Elbise kıvrımları daha ağır, hareketler basit ve
doğal, yüzler köylü tipli, hikayelerse renklidir.
Reims atölyesi Amiens’le hemen hemen çağdaştır.
Birçok atölye, o güne kadar asla erişilmemiş en karmaşık bir programı
gerçekleştirme amacıyla XIV. Yy.a kadar birbirini izleyecektir. Yapının
her ye anıt al heykelin doruğunu simgeleyen son derece zengin süslemeler
kaplar. Tasvirlerdeki coşku, dini duygulardaki yeni eğilimleri yansıtır.
Eskinin kalıntısı ağırbaşlılık yaşamı yücelten güçlü doğa duygusu
profillerdeki sertlikle bir gülümseyişte beliren Tanrı’nın lütfu yan
yanadır.
Bir okul oluşturan kuzey sanatı, güneye de yayılır, ama Reims’ın
canlılığına asla ulaşamadan kendi kendini tekrarlar, hantallaşır. XIII.
yy’ın ikinci yansında, atölyeler her yerde sürüp gider: heykel sanatı,
katedralin artık veremediği yeni bir soluk arayışındadır.
Büyük Fransız katedrallerinin atölyelerinde doğan yepyeni bir sanat,
Avrupa’nın değişik köşelerine çeşitli gelişmelere göre yayılır. Mesela uzun süre
roman geleneklerine bağlı olarak kalan İspanya’da, Mu, yüzyılın başlarında
tamamlanmış olan Santiago de Compostela’nın Zafer Kapısı, büyük bir plastik
yoğunlukla Fransa’daki katedrallerin taçkapılarını ele alır. Doğu’da, Fransa’nın
Strasbourg kentinde, peş peşe birkaç ufak başarının ardından, yavaş da olsa
gelecek vaat eden saygın bir gelişme başlar. En önemli eserlerinden Meryem’in
Ölümü (katedralin iki güney kapısından birinin alınlığı), acının korkunç bir
şiddete dönüştüğü, gerçekten son derece de sarsıcı bir üslup ortaya koyar.
Alman heykelcilerse gerçek yeteneklerini daha çok Saksonya kentlerinde ve
Franken bölgesinde gösterirler. Bamberg Katedrali’nde birbirini izleyen
atölyelerin esin farklılıklarının ötesinde, mesela Chartres’ın vitraylarında
resmedilen ünlü, peygamberleri omuzlarında taşıyan havariler motifinin taşa
geçirilişinde kullanılan yepyeni bir ikonografi üslubu kendini kabul ettirir.
«Son Yargılama konu alan alınlıktaki, kaderin sillesini yemiş insanların yüzleri
Reims’taki huzurlu yüzlerle son derece ters düşen bir gerginlikle çizilmiştir.
XIII. yüzyılın sonlarında Naumburg Katedrali’ndeki,
mimariye karşı bağımsızlığını kesin olarak kazanmış heykeller, dönemine Alman
hayal dünyasına damgasını vuran sağlam bir üslup bireyin karakterini ustaca
aktarmaktadır.
İtalyan heykeliyse, daha kesin bir özgünlükle ve büyük bir verimlilikle
kendini gösterir. Bu ülkenin sanatçıları tarafından mezarlara ve vaiz kürsüsüne
verilen ağırlık, plastik sanatları mimariden gerçek anlamlı ayrılmasını sağlar.
Antikçağ’ın etkisi ve Giotto’nun ışığı, Pisa, Sienna ve Floransa’yı Fransız
tarzına pek de açık olmayın merkezler haline getiren Nicola Pisano ve oğlu
Giovanni, Amolfo Di Cambio, Tino Di Camaino, Andrea Pisano ve oğlu Nino, Andrea
Orcagna gibi ustalarca temsil edilen büyük bir heykelciler hanedanının
doğmasını yol açar. T.L.
Kaynak
|